“Hayat makinesinin buharı” Hürriyet

İnsandan başka diğer canlı varlıklar "tabiatlarına" göre yaşama imkânlarından mahrum kaldıklarındahayatlarını sürdüremezler, yani fiziken ölürler. Tuhaftır ki, insanı insan yapan hürriyet insanın elinden bir kezçıktı mı, insan yine yaşamaya, hem de sanki köleliği kaybedip sonra bulmuş bir vaziyette, devam edebilir. Kendineolan inanç duygusunun kaybolmasıyla insan, kendi üstündeki güç sahibi olanların seslerini dinleme konusunda o kadardikkatli olur ki, bir noktadan sonra artık kendi sesine yabancılaşır.

Hürriyet, insan için o kadar gerekli ve lazım dır ki Bediüzzaman’ın ifadelerine başvuracak olursak hürriyet:"İnsanı hayvanlıktan kurtarır, insan yapar" (Said Nursi, İçtimai Reçeteler, II, s. 22). "Hayvanlık"tankurtulma kabiliyetlerin inkişafı anlamına geldiği gibi, iradi bir varlık olma ve fiillerin sorumluluğunu yüklenmeanlamlarını da içerir. Yani bu dünya imtihan dünyası olduğuna göre, insanın sorumlu (ahlaki) bir varlık olabilmesiiçin hür bir iradeye sahip olması gerekir. Bu yüzden, ilahi adalet akıl ve şuur sahibi olmayanları, akli melekelerinikaybetmiş varlıkları yaptıklarından sorumlu tutmamaktadır. Demek oluyor ki, başka hiçbir gerekli neden olmasa bile, sırfbu dünyanın bir imtihan yeri olarak yaratılması dolayısıyla hürriyet(çilik)ten vazgeçilemez. Şu ifadelerde hürriyetaçıkça akaidi bir temele dayandırılmaktadır: "Esas-ı insan olan cüz’i ihtiyarı temin eder; azad eder"(Said Nursi, age, s. 22)

Bu bir yana, hürriyet insanın yaratılıştan sahip olduğu dinamikleri ortaya çıkararak onun potansiyelenerjilerini aksiyoner bir hale getirir. En başta bireyin istidatlarının inkişafı, gelişip serpilmesine bağlı olarak,siyasi, iktisadi gelişmenin arkasında muhakkak hürriyetin itici gücü vardır. Bu çerçevede, ancak hürriyetçi ve istişarirejimler insanın hem bağımsızlık hem de güven ve emniyet arzusuna cevap verebilir. Hürriyet tüm insanlık için vefakat daha çok Müslümanlar için gereklidir. Çünkü İslam dünyasındaki geriliğin nedeni, İslam’ın ayrılmaz birparçası olan hürriyetin Müslümanlardan esirgenmesinde yatar.

Sosyolojik tespitlere göre "hürriyet" tevhid ile desteklenmez ise bencillik ve sefahate yol açar.Allah’ın dışındaki varlıklara karşı hakiki hür olmayan insanların oluşturduğu topluluklarda despotizm bir hayattarzı ve yönetim biçimi olarak kendini göstermektedir. İman ve Tevhid ne kadar güçlü olursa hürriyet o kadar parlarve insaniyet mükemmel olarak yaşanır. Birinci durumun Batı toplumuna ikinci durumun ise İslam’ın yaşandığı topluma-özellikle Asr-ı saadet toplumuna- egemen olduğu görülmektedir. (Said Nursi, age, s. 22)

Ancak burada söz konusu edilen hürriyet, sadece sübjektif (indi) seçim yapma anlamındaki özgürlük değildir.Bu özgürlük, insanın kendisinin potansiyel olarak ne olduğunu kavrama şuurudur.. Bediüzzaman’ın Meşrutiyetçilikteısrarı, böyle bir siyasi sistemin, insan tabiatının en ayrılmaz parçası olan hürriyete ortam hazırlaması dolayısıyladır.Hürriyeti, makine-ı hayatın buharı ["hayat makinesinin buharı" benzetmesi doğrudan doğruya birinci sanayidevrimini başlatan "buhara" ve bütün 19. yüzyıl döneminde üstünlüğün aracı ve göstergesi durumundabulunan "buharlı trenlere" işaret etmektedir] olarak gören Bediüzzaman (Said Nursi, Divan-ı Harbi Örfi, s.45) hürriyetin tanımını, sadece hukuki bakımdan yapmamakta, insanın ontolojik gerçeğine bağlamaktadır. Batıtarihinde, Aristo’dan Montesquieu’ya kadar hürriyet denildiği zaman ferdi iradenin serbestlik ve bağımsızlığı aklagelmiş ve anlaşılmıştır. Bunun içindir ki, hürriyetin bilhassa hukuki çerçeve içinde tarifini yapma bir alışkanlıkhaline gelmiştir. Buna göre "hürriyet, kanuna itaat etmek, yani kanunun ‘yap’ dediğini yapmak ve ‘yapma’ dediğiniyapmamaktır. Bu kavrayışa göre, özgürlük yasaların izin verdiği her şeyi yapma hakkıdır; bir vatandaş yasalarınyasak ettiği şeyi yapabilseydi o zaman özgür sayılmazdı; çünkü öteki vatandaşların da aynı yetkiyi kullanmahakları olurdu (Der: Mete Tunçay, Batıda Siyasi Düş Tarihi, C. II, Ankara: V Teori Yayınları, 1986, s. 312)

Bediüzzaman, hürriyeti "pozitif anlayış" içine yerleştiren anlayışı kabul etmekte amabununla yetinmemektedir. Kanunda inhisar-ı kuvvet (kuvvetin kanunda toplanması) esasını kabul etmekte, idarenin (yönetimin)kanuniliği konusunda pozitif hukuk düşüncesini sürdürmekte ise de, ferdi planda kanun-hürriyet ilişkisini daha farklıkriterlerle açıklamaktadır. İdarenin kendi yaptığı kanunlara bağlı olması geniş manada hukukun üstünlüğünüifade eder: "Meşrutiyetin sırrı; kuvvet kanundadır, şahıs hiçtir. İstibdadın [despotizm] esası; kuvvet şahıstaolur, kanunu kendi keyfine tabi edebilir." (Said Nursi, Münazarat, s. 38)

Birey açısından bakıldığında hürriyet sadece kanunlar çerçevesinde anlam kazanabilecek bir keyfiyetdeğildir. Hürriyet, kanunlar ile sınırlanmadığı halde, yapılmaması gereken ya da tam tersine kanunlar ile sınırlandığıhalde yapılması gerekeni ifade eder bir içerikle ele alınmaktadır. Bediüzzaman’ın meşrutiyet anlayışındaki hürriyetvurgusunda dikkat çekici önemli nokta şudur: Fert, hürriyetini normatif esaslar çerçevesinde kullanırken, mutlak hürriyetesahip bulunmadığını yani Allah’ın kulu olduğunu unutmamalıdır. Keza, Bediüzzaman, hürriyetin, "sefahat velezaizi na-meşrua ve israfat ve tecavüzat ve heva-i nefse ittibada serbestiyet ile tefsir ve amel etmek [isteği ile], birpadişahın esaretinden çıkmakla ve alçakların istibdatı ve esareti altına girmekle beraber, milletin çocukluk istidadınıve sefih olduğunu [meşrutiyete layık olmadığını] gösterdiğinden paralanmış eski esarete layık ve hürriyeteadem-i liyakatini gösterecek" derecede kötü yorumlanmasına karşı uyarıda bulunmaktadır. Kısaca bireysel hürriyetinşe’ni: "ne nefsine ne de gayrıya zararı dokunmamak"tır. (Said Nursi, Munazarat, s. 15-16)

Hürriyet, ara sıra başka unsurlara dayansa da niha-i olarak dini bir temele dayanır. Bediüzzaman meşrutiyetile birlikte gelen hürriyete, siyasi anlamda Abdülhamit istibdadının sona ermesinden doğacak bir özgürlük olarak kısıtlıbir mana yüklemez. Ona göre hürriyet, doğrudan doğruya imanın bir hassası, gereğidir. Zira, iman vasıtasıyla tekbir yaratıcı gücün karşısında eğilen bir adam, başkasının karşısında zilletle eğilmeye, tahakküm ve istibdataltına girmeye, o adamın izzet ve imanından gelen cesareti izin vermediği gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüzetmeye dahi o adamın imandan gelen şefkati müsaade etmez. (Said Nursi, Münazarat, s. 57-59) Bu anlamda, dinsiz adam daimaistibdat altındadır. Çünkü kendinden güçlü gördüğü ve muhtaç olduğu varlıklara karşı ubudiyetkarane birzillet içindedir. Halbuki, Sani-i aleme [Yaratıcı] hakkıyla abd ve hizmetkar olan [başkasının istibdadına tezellületenezzül etmez (zillet gösterecek kadar alçalmaz)… El hasıl, şeriat dairesinden hariç olan hürriyet ya başka kalıptaistibdat veya esaret-i nefs veya vahşeti hayvaniyedir. (Bediüzzaman, "Lemaan-ı Hakikat ve İzale-i Şübehat",Volkan, 21 Rebiülevvel 1327 (12 Nisan 1909))

Gerçekten, kendini güvende hissetmeyen bir insan, güvenliğini sağlama adına her türlü köleliğe razıolur. Hemen her dönemde belli bir savunucu kitlesi bulan, fakat 19. yüzyıldan itibaren bir dünya görüşü (devletpolitikası) olarak savunulan materyalist felsefe "din afyondur" sloganını kullanarak, insanı özgürleştirmeamacında olduğunu ilan etmiştir. Bu dünya görüşü nezdinde, özgürlük bedensel bir şeydi, özgürlüğün yeganearacı ise "el" (emek) idi. Sadece biyolojik bir gerçek (homme machine=mükemmel hayvan) olarak düşünüleninsanın özgürlüğü böylece maddi bir veçheye indirgenmiş oluyordu. (Aliya İzzet Begoviç, Doğu ve Batı Arasındakiİslam, çev. Salih Şaban, İstanbul: Nehir Yayınları, 1993, s. 30)

Bu mantığa bağlı bazı yazarlara göre din, insanın kendi dışındaki doğa güçlerine ve kendi içindekigüçlere (nefsani isteklere) karşı çaresizliğinden kaynaklanmaktadır. Bu iddiaya göre din, insanın çaresizlikduygusunu karşı-güçlerle dengeleme çabasından başka bir şey değildir.

Asıl meseleye geri dönersek, din-özgürlük ilişkisinde, tarihin de gözler önüne serdiği gibi çoktanrıcı (pagan) dinlerden, tek ilahlı dinlere geçiş özgürlük için en önemli adımdır. Tek bir yaratıcıya iman,insanın, çeşitli korkulardan ve bağımlılıklardan kurtulması demektir. Tek bir (yüce) güce "kulluk"; diğerbağımlılıklardan kurtulma anlamına gelir; ki, ancak bu güce dayanarak, insanın içinde diğer (ma-siva) güçleremeydan okuma cesareti uyanabilir.

Tahrif olmuş bir Hıristiyanlık düşüncesine bakarak dindarlığı ve kulluğu insanını alçalması,onurunun zedelenmesi olarak gören (bunda bir dereceye kadar mazur görülebilecek olan) bir kısım yazarların düşündüğününaksine din, mesela İslam, tek bir güce ram olma ve az zahmetli bir ibadet külfetine -Bediüzzaman ibadet meşakkatinitehlikeli bir yolculuğa çıkan insanın yanına aldığı silah kinayesiyle anlatmaktadır- mukabil kainata meydan okuma güvenini,cesaretini kazandırmaktadır: "Her hakiki hasenât gibi, cesâretin dahi menbaı imândır, ubûdiyettir. Her seyyiâtgibi, cebânetin [korkaklığın] dahi menbaı dalâlettir. Evet, tam münevverü’l-kalb bir âbidi, küre-i arz bomba oluppatlasa, ihtimâldir ki, onu korkutmaz. Belki hârika bir kudret-i Samedâniyeyi, lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat,meşhur bir münevverü’l-akıl denilen kalpsiz bir fâsık feylesof ise, gökte bir kuyruklu yıldızı görse, yerdetitrer. ‘Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?’ der, evhâma düşer." (Said Nursi, Sözler, s. 25)

Hürriyet, korkakların, kendini güvende hissetmeyen bireylerin özlemi, tutkusu olamaz. Kendini yalnızhisseden insan, ne içsel (enfüsi) ne de dışsal (sosyal, afaki) hürriyeti elde edebilir. İnsanın harici hürriyetikadar ve hatta bundan da önemli olan insanın dahili hürriyetini kazanmış olmasıdır. Günümüzde insanların sahte birdışsal özgürlük kazandıkları kabul edilebilir; ne var ki, ilkel toplumlardaki putlara tapınma ve totemciliğin yerinigünümüzde para, başarı, şöhret putları almıştır. Tutkular, bağımlılıklarla iç özgürlük arasında ters birorantı vardır. Aklın sesini, iradenin kuvvetini çözüp insanı kendisine çeken her şey, her konum -adı ne olursaolsun- bir puttur; kişi eşya ve olaylar karşısında kendisini ne kadar zayıf, ne kadar nesne olarak hissederse, özgürlüğüo ölçüde tehdit altındadır. İnsanın her türlü ihtiraslardan, gösteriş merakından kurtulması içsel hürriyetinilk adımıdır. İnsan, nefsinin isteklerine gem vurabildiği ölçüde gerçek hürriyeti elde eder. Sadece, başkasınazarar vermeyen bir şeyi yapmakla kazanılan hürriyet, gerçek bir hürriyet değildir. Çünkü insan, içsel bir hürriyetlebunu desteklemedikçe, bu sefer nefsin ve şeytanın istibdadına maruz kalmaktadır. (Said Nursi, Münazarat, s. 55).

Geç gelen meşrutiyet ortamı içinde siyasal hürriyetleri elde etme coşkusunun bireyin içsel hürriyetinitahrip etmemesi için, Risalelerde, meşrutiyet (hürriyet) mevzuları içine çeşitli ikazlar serpiştirilmiştir.Risalelerde, İslamiyet dairesinde bir hürriyet vurgusunun açılımını bulmak mümkündür.