Sadık Yalsızuçanlar – Gelenekle Modernlik Arasında Sanat


Risale-i Nur Enstitüsü’nün 2018-2019 Pazar Seminerleri kapsamında Sadık Yalsızuçanlar “Gelenekle Modernlik Arasında Sanat” semineri verdi.

Sunuculuğunu Hasan Said Kalınoğlu’nun yaptığı halka açık olan seminer İzzet Akada’nın Kur’an-ı Kerim tilaveti ile başladı ve devamında Yalsızuçanlar, gelenekle modernlik arasında sanat konusunda gönderme ve alıntılar yaparak zihnimizde varolan fotoğrafı yeniden pozlamaya gayret edeceğinden bahsetti. Seminerden öne çıkan başlıklar şu şekildedir:

“İman bir hüsnü mücerret ve münezzehtir”

“İman bir hüsnü mücerret ve münezzehtir” cümlesi bizi algının dışına çıkararak soyut hakikatle yüz yüze getiriyor ve temas ettiriyor. Bediüzzaman’ın yaptığı da aslında bu diyebiliriz. Hayatı kuşatan tüm alanlarla ilgili böylesine bir yapısöküm yaptığını görüyoruz.

Gelenek nedir?

Gelenek aslî manasıyla kadim olan ilksel olan demektir. Gelmek fiilinden türetilen bu kelime dünden bugüne, belki ezeli ve kadim olandan ebede doğru giden ve akan muazzam bir ırmaktan bahsediyoruz. Hz. Adem’den (as) bugüne ve ebede doğru giden insanlığın toplam âlemşümul birikiminden oluşan bir şeydir. Her toplumun/milletin kendi geleneği var bunların toplamı insanlığın büyük hikayesini oluşturuyor. Belki her birimizin şahsi hikayesi meta hikayenin bir parçasını oluşturuyor.

Gelenek kelimesinin anlamdaşı olan anane, görgü, adet gibi kavramlar var. Bunlar gelenek dediğimiz kadim olan ezelî ve ebedî olanı ifade etmiyor. Bunlar daha lokal, ulusal ve belki hayatın maddî yönlerini daha çok yansıtan şeyler ve gelenekle uyuşmayan kelimeler.

İslam geleneği

İnsanlığın gelenek mirası içerisinde aslan payı İslam medeniyet geleneklerine mahsustur diyebiliriz. Sürekli oluş halinde kendisini yenileyerek gelen bir İslam geleneği var. İslam geleneği aslında geleneğin kalbini oluşturan ve aşktan sudur eden muazzam bir gelenek. Bu geleneği oluşturan en değerli parça edebiyat diyebiliriz. Medeniyet denilen o muazzam organizasyonu kuran, oluşturan parçalar arasında mimarî, musiki, diğer bütün plastik görsel sanatlar ve sözlü birikimi görebiliriz.

Geleneğin kaynaklarından en gürbüz pınarı: Aşk

Yunus Emre “Aşk anadan doğmadı, kimseye kul olmadı” diyor. Aşkı hakkın bir sıfatı olarak niteliyor. Aşk kadim ve ezelidir diyor yani hakka ait sıfatları aşka yüklüyor. Geleneğin de kaynaklarından en gürbüz pınarı aşktır diyebiliriz.

Gelenek tüm alemi ilgilendirir

Üstad “Avrupa ikidir” diyor. Batı’da da kadim ve aslî olanın hakikatle temas kurduğu müthiş bir gelenek var. Bunu da Kur’an’dan “Allah doğuların ve batıların rabbidir” ayetiyle temellendirebiliriz. Gelenek tüm alemi ilgilendiren bir şeydir.

“Sanatın arabesk tabiatı”

Yunus Emre “Her dem yeni doğarız, bizden kim usanası” diyor. Aslında Rahman Suresi 29. ayeti ifade ediyor. Göklerde ve yerde bulunan her bir canlı, ihtiyaçlarının giderilmesini sadece O’ndan diler çünkü Kayyum olan O’dur. O her gün ve her an ilahî zat, sıfat ve isimleriyle birlikte apayrı bir oluştadır. Bu sürekli oluş, kesintisiz oluş İslam sanat geleneğinin nirengi noktasını oluşturuyor. Bu Tanpınar’a da ilham vermiş olabilir “Değişerek devam etmek, devam ederek değişmek” demiş. Onu yıllar önce Suat Alkan “Sanatın arabesk tabiatı” olarak nitelendirmişti. Arabesk; devingen, dinamik olanın ürettiği üslup olarak nitelendirilebilir. Bilhassa mimarîde daha çok bellidir. Bunun İslam sanat birikiminin özünü oluşturduğunu söyleyebiliriz.

İslam medeniyeti ve Bediüzzaman

İslam medeniyeti durdurulmuştur, Bediüzzaman da onu tekrardan hareketlendiriyor. Birikimi oluşturan temel yapı taşlarını yeniden yorumlayarak İslam medeniyetini hareketlendiriyor. “En yüksek gür sada İslam’ın sadası olacaktır” müjdesi yıllar önce en karanlık dönemde verilmiş. Bunun İslam medeniyetinin tabiatında varolan kendi kendini sürekli yenileyebilme keyfiyeti belki Türk modernleşmesinin bir dönem elinden tutabilecek bir şeydi.

Medeniyetin kuruluşuyla bir insanın mülk olarak oluşmasına iklim denir. İnsanın varlığına da medeniyet atmosferine ve bir ülkeye de iklim denir. Medeniyet medineden zuhur ediyor. Site, şehir, şehirleşme, medenileşme. Niyazi Mısri’nin “İçin dışa zuhuratı, dışın içe hayalatı birinden ol birine tuhfeler her bar olur peyda” dediği iç-dış ilişkisini Hacı Bayram da anlatmıştır. Bir insanın tekamülüyle, şehrin ve medeniyetin dolayısıyla sanatın gelişmesi arasında ontolojik ilişki kuruyor.

Risale-i Nur’daki saat yaklaşımını da ifade eden bir formülasyondan bahsetmek gerekiyor. Hakikat, ihsan ve hüsün iç içedir. Maddî-manevî, celal-cemal, mülk-melekut, dünya-ahiret arasında bir gönül yaratılmıştır. Nereye dönerseniz Allah’ın zatı oradadır. Allah göklerin ve yerin nurudur. Tüm varlığın özü Nurullah’tır, Allahın nurudur.

Tüm kozmik varlık ademin parçalarıdır. Varlık da Cenab-ı hakkın en kamil tecelligahı ise o zaman haktan ayan bir nesne yoktur.

Dünya bir pazar yeridir

Ver canı bul cananı sırrının gerçekleştiği bir pazar yeridir. Canlar satılır canlar alınır canan alınır. Can verilmeden canan bulunmaz. Nefs tasadduk edilmeden hak bulunmaz ve bilinmez. O zaman bu dünya bir pazar yeridir Allah nefislerimizi satın almak istiyor.

Medeniyet-uygarlık ayrımı

Avrupa felsefe geleneğinin düşünme yolu olmaktan çıktığını, insanı geliştiren oluşturan düşünce biçiminden çıktığını söylüyor. Bazı düşünürler medeniyet-uygarlık ayrımı yapıyorlar. Batı’da modernitenin ilahî algıyı hayatın ve insanın dışına attığı sadece aklı esas alan pozitivizme yol açan hakikati sadece somut yanıyla anlayan yani tam olarak anlayamayan gelenek var. Onu ifade etmek için uygarlık diyorlar. O yüzden İslam uygarlığı değil İslam medeniyeti demek lazım, Avrupa uygarlığı denilebilir diyorlar. Üstadın tek gözlü, eksik bakan, maddeye indirgeyen ikinci Avrupa olarak anlattığı Avrupa’ya uygarlık diyorlar.

Mûsıkî

Hz. Mevlana da “Mûsıkî Allah’ın lisanıdır” diyor. İsmail Dede Efendi “Mûsıkî, ahlakı beşer-i tasfiye eden bir ilmi şer’idir” diyor. “Allahın şerefli kıldığı bir sanattır” diyor. Üstad sanatı bir fen olarak niteler. Şiirin büyülü bir dil olduğunu ve mûsıkînin tüm ruhların dolaysız olarak algılayabildiği ilahî bir lisan olarak görüyor.

Mûsıkîyi ahlakı beşer-i tasfiye eden bir ilmi şeriftir derseniz ya da musiki Allah’ın lisanı derseniz oradan çok yüce bir mûsıkî çıkıyor. Bugün neden büyük müzisyenler yetiştiremiyoruz diye yakınıyoruz. Neden Dede Efendiler, Şeyh Galipler, Sinanlar yetişmiyor diyoruz. Sinan için Süleyman lazım. Şeyh Galip için Selim lazım.

Hammâmîzâde İsmâil Dede Efendi İslam medeniyetinin en kıymetli boyutunu oluşturan mûsıkînin zirvesidir. Yahya Kemal ve Tanpınar bunu biraz anlamıştır. Dedeefendi müziği yenileyen, yenilikçi, modern ve çok kolay beste yapabilen biri. Bugün biz bundan uzağız ve okumuyoruz.

Sanat kamusaldır

Sanat bir bakıma kamusaldır çünkü dile dönüşen her şey kamusal alana dahil olur. Dil-kamusallık ilişkisi sanatı toplumsal çevreyle ve iktidarla da ilişkilendirir. Sıradışı insanların, meczupların dili neden gayri meşru addedilir bu iktidarla ilgili bir problemdir. Verili ve kurulu düzeni tehdit eden her şey gayri meşru addedilir. Ama gayri meşru addedilmesi, gayri meşru olduğu anlamına gelmez.

Kültürel olan ve alan sadece salonla ilgili değildir, sokakla da ilişkilidir. Özgürlük sınırlarını çeşitlendiren bir şeydir. Sokak sanatı besler. Alelade ve rutin olanın içerisindeki fevkaladeyi yansıtabilmek önemlidir. İktidarlar sanata destek olmalı ama bu aynı zamanda sanatın özgür tabiatıyla bağdaşmayan bir şey. Sanat, gelinlik kız gibidir ilgi görmediği yerden kaçabilir. İlgi ve destek tabii halde hissettirilmeden yapılmalı. Aksi müdahaleler sanatın marjinalleşmesine yol açabilir.

Akılcı önermeler iflas etti

Modern projeyi karakterize eden şey ilmî yöntemlerin hakikate ulaşmak için geliştirilmiş olması. Modern öncesi toplumda hakikat olağan biçimden insan deneyimlerinin dışında kalan daha metafiziksel ve aşkın unsurlarına ilişkin nihai örneklere dayanıyordu. Modernite, insan aklının veya deneyiminin hakikatin temelini oluşturduğunu savundu. Ayeti yorumlarken İbnü’l-Arabî “Bunda akıl sahibi olanlar için demedi” diyor. “Bunda kalp sahibi olanlar için öğüt vardır.” “Çünkü kalp inhisar kabul etmez” diyor. Akıl sınırlar, zaten akıl bağ demektir. Kalp sınırsız ve sonsuzdur sadece akıl tarafından algılanamaz. Rasyonalist ve pozitivist akılcı önermeler iflas etti ve çöktü. Batı’da çok erken çöktü, bizde de 80’li yıllarda çökmeye başlamıştı. Dini mübin akıl sahiplerine teklif edilir ama bu akıl, akıl olsa gerektir. Fethi Gemuhluoğlu “Akıl akılsızlara gerektir bize aşk gerek” diyor. Aşık olmayana burs vermezdi kendisi.

Güzellik aslî formdur

Güzelliği modernler gibi lüks bir kategori olarak görüyorduk ama öyle değil. Güzellik aslî formdur, çirkinlik aslî değildir. Bediüzzaman “Çirkinlik güzelin güzelliğinin bilinmesi için bir araç olarak yaratılmıştır” diyor. Aslolan güzelliktir. Burada büyülü bir cümle kullanıyor. Her şey güzeldir. Ya neticeleri itibarıyla ya bizzat ya da hakikaten güzeldir. Bu algıya erişmiş insan yüksek sanat oluşturabilir.

Modern toplum

Modern toplumu karakterize eden birkaç özellik var.

1) Sekülerleşme

2) Araçsal aklın evrensel olduğuna inanılması. Aslında akıl kalpte olan akıldır. Entellektus kalpteki akıl demektir. Kalbin, aklın anlayamadığı akılları vardır. Acıktığınızda yemek yemeniz gerektiğini söyleyen şey. Yoksa sahteyi hakiki olandan iyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayıran temel vicdanî, fıtrî kuvve değil.

3) Dünya hayatının çeşitli alanlarda alt disiplinlerinin oluşması ve parçalanması, farklılaşması

4) Ekonomik, politik ve askerî uygulamaların bürokratikleşmesi

5) Değerlerin parasallaşmasının artması

Geleneğin korunması

Tanzimat ile birlikte modernleşme kültürel hayatı da etkiliyor. Bizim için modernlik olumlu yenilenme, atılım ve sıçramadır. Değişerek devam etmek, devam ederek değişmektir. Cumhuriyet edebiyatı döneminde gelenekle bağları büyük oranda koparmaya çalışmışız. Bu süreci Necip Fazıl, Yahya Kemal, Sezai Karakoç gelenek bağları atarak kurtarmaya çalışıyor. Düşünce alanında ise bu bağları Bediüzzaman atıyor. Düşünce bakımından geleneği yeniden kurmuştur. Risale-i Nur bir İslam kültürü külliyatıdır. Anadolu’da yeni bir kültür hareketi başlatmıştır. Bugün geleneğin aslında kopmamış olduğunu ve kopamayacağını görüyoruz. Bir hasar, yara var ama kendini onaran bir yapı aynı zamanda.

Bediüzzaman gelenekteki yırtılmanın sürecine ilişkin çıkan estetik sorunlarla ilgili fikirler beyan etmiş. Sinema ve romanı Bediüzzaman olgusal olarak eleştirmiyor. Yaygın olarak ele aldığı temaları ve konuları eleştiriyor. Gerçek sanatkarın insanı diriltmesi lazım. Bugün çok kültürel kurumlarımız var bunlara bir can üflenmesi gerekiyor.