Doç. Dr. Ahmet Yıldız – Müslümanların Milliyetçilikle İmtihanı


Risale-i Nur Enstitüsü’nün Pazar Seminerleri kapsamında bu ay Müslümanların milliyetçilikle imtihanı konusu konuşuldu. Diğerlerinden farklı olarak bu ayki seminer RNE 2018 Teması Açılış Programı altında düzenlendi.

Sunuculuğunu Hasan Said Kalınoğlu’nun yaptığı halka açık olan program Kur’an-ı Kerim okunması ile başladı ve devamında RNE Yönetim Kurulu Sekreteri Prof. Dr. Ruhi Yavuz tarafından açış konuşması yapıldı. Yavuz konuşmasında RNE 2018 temasını ‘Birlikte Yaşama Kültürü’ olarak açıkladı ve bu başlık altındaki çalışmalara bu program ile başlandığını duyurdu. Açış konuşmasının ardından Doç. Dr. Ahmet Yıldız “İslam’ın Milli Görünümlerinden Müslümanların Milliyetçilikle İmtihanına” başlıklı seminer verdi ve Tv111 tarafından hazırlanan İstasyonda 82 Sene sinevizyonu ile program nihayete erdi.

Yıldız’ın seminerinden öne çıkan başlıklar şu şekildedir:

Birlikte Yaşamak Teklikte Yaşamak Değil

Birlikte yaşama kültürü için birlikte konuşabilme ve birlikte anlama çabasına ihtiyaç var. Bunun için de hepimizin paylaştığı, kendimize ait kabul ettiğimiz, katkı yaparken kendimize katkı yapar duygusu ile katkı yapabildiğimiz bir müzakere ortamına ihtiyaç var. Buna ‘demokratik kamusal alan’ diyelim. Birlikte yaşamak tekliği aşmayı ifade eder. Yani teklikte yaşamak değil çok olanın bir arada hakikatın farklı seslerine ses olabilme hakkının olduğu ve bu hakkı serbestçe mensubiyetler ve etiketler üzerinden değil kendi bildiği doğruyu savunabilme, dillendirebilme ve paylaşabilme duygusu üzerinden var olabildiği bir ortamı gerekli kılıyor. Bu ortama çok ihtiyacımız var. Bu ortam ortadan kalktığında tekleştiğinde hepimiz kaybediyoruz. Hepimizin teke indiği bir ortamda elbette birlikte düşünme, birlikte anlama veya birlikte yaşama gibi bir soru boşa çıkıyor, karşılığı oluşmuyor.

Batı Birlikte Yaşamaya Alışkın Değil

Batı medeniyeti ne sosyolojisiyle ne de siyasetiyle birlikte yaşamaya alışkın değil. Tarih olarak baktığımızda Batı toplumlarında ‘azınlık’ olmadığını görüyoruz. Ne Müslümanların, ne Yahudilerin, ne de farklı türdeki inanç gruplarının tarih boyunca Batı toplumlarında var olamadığını not etmemiz gerekiyor. Ya sürgün edildiler ya da ortadan kaldırıldılar. Batılı tecrübenin zorunlu kaldığı bir soru karşısında üretmeye çalıştığı cevaplar en son ‘çok kültürcülük’ olarak karşımıza çıktı ama bu da varlığını çok fazla devam ettiremedi. Nihayetinde 11 Eylül sonrası ortaya çıkan atmosferde görüyoruz ki aslında ‘çoğulculuk’ hala bir ütopya lakin ütopyalar oldukça güzel. Çünkü bugüne dönük söyleyeceğimiz birtakım sözler ve şikayetlerimiz varsa, daha iyiyi talep ediyorsak o zaman bu ütopyalara da ihtiyacımız var.

Din ve Milliyetçilik Arasındaki İlişki

Konuşabilme imkanını zorlaştıran ortadan kaldırmasa da daraltan hatta tekleştiren en önemli faktörlerden birisi milliyetçi düşünme alışkanlıklarımız, kalıplarımız ve pratiklerimiz. Din -özel olarak İslam- ve milliyetçilik arasındaki ilişkiye baktığımız zaman bunun tarihî tecrübe içerisinde evrilip geldiği noktadan çıkardığım iki sonuç var:

Birincisi, Müslümanlar ulus-devlet adı verilen bir siyasî örgütlenme biçimini veri olarak kabul etmiş, ona dönük itirazlarını geri çekmiş, olması gereken insanlık durumunun ulus-devletlerden oluşması gerektiğini kabul etmiş, en fazla ulus-devletlerin içeriğine dinî bir renk verme çabasını kendileri için yeterli olarak görmüşlerdir. Yerlilik ve millilik meselesi bunun karşımıza çıkan nihaî versiyonlarından birisidir.

İkincisi, din ve milliyetçilik etkileşimi içerisinde dinin milliyetçiliği etkilemesi. Milliyetçiliğin dini etkilemesi elbette bekleyebileceğimiz bir sonuçtur. Bunun beraberinde ortaya çıkan çok çeşitli formlardan bahsedebiliriz. Ancak en önemlisi dinin bizatihi bir milliyetçilik biçimini almasıdır. Bu milliyetçiliğe atfedebileceğimiz ya da milliyetçilikle beraber düşünebileceğimiz ‘olumsuzluk’ların bizatihi milliyetçileşen ya da kendisini bir milliyetçilik olarak ortaya koyan din üzerinden de ortaya çıktığını görüyoruz.

Ulus-Devlet Formuna İtirazımız Yok

Dinle milliyetçiliğin etkileşimi üzerinden baktığımızda dinin milliyetçiliğin içeriğine belli ölçülerde katkı yapması Müslümanlık üzerinden kendisini tanımlaması gibi unsurlara elbette rastlıyoruz. Ancak belirleyici olanın çoğu defa milliyetçilik olduğunu ve milliyetçiliğin en önemli sonucu olan ulus-devlet formunun bütün Müslümanlar tarafından genel olarak veri olarak kabul edildiğini görüyoruz. Öyleyse ulus-devlet formuna bizim itirazımız yok ama bu devlet Müslüman bir devlet olmalı. Devletin Müslümanlığı toplumun/milletin Müslümanlığı dolayısıyla bunun üzerinden ortaya çıkan kavramlara addettiğimiz anlam da bu şekilde bir kaymaya uğruyor.

Türkiye Müslüman Dünyanın Tabiî Lideridir Düşüncesi

2017’nin Kasım ayında yapılan bir anket çalışması var. Bu anket çalışmasına verilen cevaplar bizim toplumumuzun kendisini nasıl algıladığına ilişkin din-milliyetçilik ilişkisi açısından önemli birtakım veriler sunuyor ve bu veriler ortaya koyuyor ki bu yerlilik/millilik söyleminin çok güçlü bir toplumsal karşılığı var. Bu güçlü toplumsal karşılık normatif düzeyde ifade ettiğim bir güçlülük ya da toplumsallık değil olgusal olarak karşımıza çıkan bir sonuç. Mesela kendisini Türk olarak görenlerin yüzde 80’i İslam’ın kendi hayatlarında büyük önem taşıdığını, kimlikleri açısından önemli bir unsur olduğunu söylüyor. Bugün İsmet Özel’de gördüğümüz yerlilik ve millilik söylemi içinde de güçlü bir şekilde gördüğümüz ‘lider ülke Türkiye’ yaklaşımı ki Büyük Doğu geleneğinden gelir ama bu Osmanlı bakiyesiyle de ilişkilidir. Hilafeti elinde bulunduran bir imparatorluğun çocukları olarak İslam dünyasının tabiî lideri olduğu varsayımının seçmen nezdinde de güçlü bir karşılığının olduğunu görebiliyoruz. Bahsettiğim ankete cevap verenlerin yaklaşık yüzde 72’si Türkiye’nin Müslüman dünya için tabiî bir lider olduğunu düşünüyor.

Diğer Toplumlara Bakış Önemli Ölçüde Negatif

Yerlilik ve milliliği tanımlayan unsurlar açısından diğer toplumlara bakış önemli ölçüde negatiftir. Bir önemli kırılma noktası göçmenlere ilişkin bakışta ortaya çıkıyor. Bir siyasî parti ki bu kırılmayı kendisi için çıkış noktalarından birisi olarak aldı. Yaklaşık yüzde 78’i göçmenlere çok fazla kaynak ayrıldığını, devletin onlarla çok fazla ilgilendiğini ve bunun da olumsuz bir durum olduğunu ifade ediyor. Ancak bunun yüzde 49’u yine göçmenlerin içinde yaşadıkları toplum dolayısıyla bizim toplumumuz için bir fırsat penceresi de olabileceğini söylüyor. Yani bir ölçüde bunu yumuşatıyor. Onun dışında Türkiye’de çok fazla küresel/siyasî elitlerin etkisi olduğunu düşünenlerin oranı da aslında oldukça yüksek, yüzde 80’nin üzerinde. Dolayısıyla da demokratik değerler ve laikliğe atfedilen önemin giderek de azaldığını burada görebiliyoruz.

Yerlicilik ve Millicilik Bu Döneme Has Değil

Yerlicilik ve millicilik elbette bu döneme has bir söylem değil. Anadolu’da doğan bu nedenle de 1071’den bugüne kadar gelen süreç içerisinde bize ait olan her şeyi önemseyen ve bizden kabul eden dolayısıyla da kimliğimizin belirleyici unsuru olarak değerlendiren yaklaşım olan Anadoluculuk da yerlici bir damardı. Ancak bu yerlicilik ve milliciliğin farklı anlayışları da vardı. Mesela Kemalist anlayışa bakarsanız İslam Arap’ın dini olduğu için ne yerli ne de milliydi, yabancı ve sakınılması gereken bir unsurdu. İslam’a bu açıdan sadece bu milletin dini olduğu için değer atfeden kültürelci ya da milliyetçi yaklaşımların da hem Türkçülük hem de Kemalizm üzerinden kendisini ifade ettiğini görüyoruz. Risale-i Nur Enstitü ve 2018 teması bağlamında bakacak olursak Bediüzzaman iki ayrı grubu da eleştirmektedir.

Birincisi, güya dini korumak adına ‘zayıflayan İslamiyet’in muhafazası için İslam’ın milliyet toprağına dikilmesi ve milliyetten destek alınmasını savunan ulema ve sufî grubuna Bediüzzaman göndermede bulunur ve bunları şiddetle eleştirerek bid’at ehli olarak niteler.

İkincisi de milliyetçilere hitap eder. Milliyetçiler de bu milletin dini olarak İslam’a değer atfeder. Onlara göre bu milletin dini olarak İslam’ın ontolojik ya da epistemolojik bir değeri yoktur. İslam bu toplumun dini olduğu için önemlidir yaklaşımı milliyeti dinle aşılamak üzerinden baktığımızda milliyeti asıl alan -unsuriyet olarak ifade edebileceğimiz- etnisite olarak karşılayabileceğimiz bir kavramlaştırma şeklinde karşımıza çıkıyor.

Bediüzzaman bu iki yaklaşımı da eleştirir ve bu iki yaklaşımın da dini ikincilleştirdiğini tabiî hale getirdiğini dahası müstakil kimliğini ortadan kaldırarak unsuriyete gerçek bir vücut verdiğini ifade eder. İtibarî/nisbî olması gereken bir aidiyetin bir bağlanma biçiminin kimlik haline dönüştürülmesi elbette İslamiyetin ikincilleştirilmesi, türevi haline getirilmesi ve dolayısıyla beşerîleştirilmesi gibi bir sonuç doğuruyor.

Bediüzzaman’ın Kategorizasyonu: Unsuriyet ve İslamiyet Milliyeti

Bediüzzaman milliyet açısından iki kategorizasyon yapar: Unsuriyet ve İslamiyet milliyeti. Unsuriyet milliyetinin niteliğini de hakikilikle değil izafîlik/nisbîlik olarak ifade eder. Bunun üzerinden siyasî bir kimlik geliştirdiğinizde Osmanlılık ya da Türkiyelilik gibi vatandaşlık üzerinden çıkabilecek bir kimliktir. Eğer unsurlar diye bir şey olmasaydı o zaman hiçbir şekilde birbirini tanıma, anlama ve farklılaşarak birbirini bütünleme gibi bir durum ortaya çıkmayacaktı. Farklılaşmanın ilahî yaratılışın sosyal yansımaları olarak bir ayet olarak görülmesi ve bunun da tanışmaya ve insanlar arasında bütünleşme ve yardımlaşmaya vesile olması gerekir. Bu bir aidiyettir sadece. Hiçbir zaman kimlik olarak düşünülmemelidir.

Bediüzzaman, İslam’la ilişkisi açısından değerlendirildiğinde hakikî milliyetimizin İslamiyet olduğunu söyler. Eğer unsur lazımsa unsuriyet açısından da İslamiyetin yeterli olduğunu ifade eder. Peki “Biz Arap, Kürt ve Türk olmayacak mıyız” sorusu açısından bakıldığında Araplığın, Kürtlüğün ve Türklüğün kurgusunu soyut olarak yapmaz somut olarak yapar.

Ahmed Naim: Müslüman Türk Çirkin Bir Atıf

1914 Nisan’ında Türkçülerle arasında gerçekleşen tartışmaya baktığımızda Babanzade Ahmed Naim’in yönelttiği eleştiri bugün için bize oldukça uzak gelir. Müslüman Türk kavramlaştırmasını çirkin bir atıf olarak niteler. Türklüğü ayrı bir kategori olarak değerlendiremezsiniz, soyutlayarak Araplık, Kürtlük ve Türklüğün İslamiyet dışında bir mensubiyeti ifade ettiğini ve sonuç olarak İslam’la birlikte kullanılamayacağını ifade eder. “Siz Arap, Kürt ya da Türk olabilirsiniz, onlar zaten Müslüman, siz Müslüman olarak içinde bulunduğunuz topluma hizmet ettiğinizde Arap’a da, Kürt’e de, Türk’e de hizmet edersiniz. Ama bunun Kürtlük/Türklük vs. olarak algılamayın” der.

Birlikte Düşünemeyen Birlikte Yaşayamaz

Cabirî’nin tabiriyle konuşursak Bazen kabilenin/ganimetin çok güçlü bir şekilde bu akideyi belirlediğini ve kendi rengini akidenin dili üzerinden ortaya koyduğunu hatırlamamız gerekiyor. Bu açıdan Kerbela hadisesini ve Hz. Hüseyin (ra) ile Ümeyyeoğulları arasındaki çatışmayı Bediüzzaman din ile milliyet arasındaki çatışma olarak ifade etmesi önemli bir nokta. Bizim şu andaki hazır zihniyet kodlarımız milli kimliği son derece olumlayan zaten İslam üzerinden düşündüğümüz bir kimlik olarak karşılığını bulan bir yaklaşımla iç içe. Bu milli kimlik kendi içerisinde devletle özel bir ilişki kuruyor, Namık Kemal’den bu yana vatanla bir ilişki kuruyor. Elbette millet kavramıyla da özel bir ilişki kuruyor ve bunu çok tabiî olarak algılıyor. “Acaba öyle mi” diye düşünmek gerektiği kanaatindeyim. Zor zamanlarda konuşmak önemli. Susmak da konuşmanın bir biçimi ama hakikatin farklı renklerine de ses verebilmek birlikte yaşamanın ön şartlarından birisidir. Birlikte düşünemeyen birlikte yaşayamaz ki.

Türklük Bir Zarf Olarak Kullanılıyor

Bir arada olmak istediğimize göre bizi bir arada kılan birlikte yaşamamızı anlamlı kılan ve isteyerek katılabileceğimiz birtakım şiarlara ihtiyacımız var. bunlar bizi tek kılmayacak, bir kılacak. Bu birliği tekleştirirseniz ve tekilci bir siyasi söylemin meşruiyet haline getirirseniz bu birliği inşa edemezsiniz. Nitekim Pakistan bir örnek oluşturuyor. Bediüzzaman’ın eleştirdiği İslamcı-Türkçü çizgi ve salt Türkçü çizginin dışında Türkleştirme yoluyla Batılılaştırmadır. Türklüğü bir zarf olarak uygulayıp aslında Batı medeniyetinin bütün sonuçlarını bu topluma taşıyan ve bunun üzerinden yeni bir Türk üreten ve İslam’la bir ilişkisi olmayan bu Türk’ü bize kimlik olarak sunan yaklaşımın üzerinden baktığımızda ise zaten topluma ait hiçbir projeksiyonun bulunmadığını toplumun buna sadece aracı kılındığını görüyoruz.

Müzakere Etmemiz Şart

Milliyetçilik meselesi basitçe bugün anlaşıldığı şekilde anlayabileceğimiz mutlu olduğumuz olması gereken bir kimliğe gönderme yapmıyor. Eğer bizim vahiy kavramıyla bir ilişkimiz varsa vahyin beraberinde getirdiği varlık ve bilgi anlayışı bizim için bir değer taşıyorsa o zaman imanımızın ve akidemizin bize ne söylediğini elbette kendi yaşadığımız şartlar ölçüsünde doğru anlamlandırmaya ihtiyacımız var. Bunu müzakere etmemiz şart. Müzakere etmediğimizde neye inandığımız sorusu karşımızda büyük bir problem olarak durur. Dolayısıyla milli kimlik dinle milliyetçiliğin etkileşimi ve dinin milliyetçiliğe dönüşmesi -bugün için kanaatimce- Müslümanlar açısından çok ciddi bir şekilde problematize edilmesi gereken bir konudur. Bugün bunu çok sınırlı bir kesim problem olarak görüyor. Bu kesimin içerisinde Arap olanlar da var, Kürtlerde, Türklerde… Ancak kendi unsuriyetini/etnisitesini kimlik haline getirmeyen bunu kendisi açısından öncelik meselesi olarak düşünmeyen.

Kemalist Dönem İslam’ı Vicdanlara Hapsetti

Ulus devletin beraberinde getirdiği tasavvuru isterseniz siz Türk dünyası, isterseniz gönül coğrafyamız diyerek genişletin. Birisini Türklük üzerinden diğerini İslam üzerinden referansla içini doldurduğunuz bir milli çerçeveye hapsedin. Sonuç itibarıyla bununla sınırlanamayacak İslamiyet ve insaniyet çemberlerini de içine alacak bir genişlikte yorumlamadığınızda karşınıza çıkan şey milliyetçiliktir. Bunun içini dinle doldurmanız çok fazla bir şey değiştirmeyecektir. Bu hamiyetin nasıl bir hamiyet olduğu konusunda üzerinde ciddi şekilde düşünmemiz gerekiyor. Bunun aldığı biçimlere baktığımızda tabiki bunun sebepleri anlaşılabilir sebepler. Bunun üzerinde düşünebiliriz. Hem devraldığımız siyasî anlayış, tarihî miras buna çok açık bir nitelik taşıyor. Niye? Çünkü Kemalist dönem İslam’ı vicdanlara hapsetti. İslam’ın kamusal alana meşru ve legal bir şekilde çıkma kanallarını ortadan kaldırdı. Bunun üzerine nasıl bir tabloyla karşılaştık? Biz Müslümanlığımızla var olabilmek için önce kendimizi milli bir kimlik üzerinden ifade ettik. Türklük çok güçlü bir şekilde şemsiye olarak kamusal alana çıkışın kanalı haline geldi ve eklemlenme baştan kendisini ortaya koyduktan sonra bu kodlar beraber yürümeye başladı.

Komünizme Karşı Olmak Ortak Bir Paydaydı

Soğuk Savaş Döneminin beraberinde getirdiği komünizmde önemli bir husustur. Komünizme karşı olmak, milliyetçinin de, muhafazakarın da, Kemalistin de ve dindarın da paylaştığı ortak bir paydaydı. ‘Hür dünya’ kavramlaştırması üzerinden oluşan bu payda dindarları da bunun üzerinden antikomünist ve milliyetçi olarak Kemalistler açısından belli ölçüde akredite etti ve toplumsal bir siyasî güç olarak var olabilmelerine imkan tanıdı. Beraber ortaya çıkan milliyetçi dindar birlikteliğinin zaman içerisinde ayrıştığını ve özellikle 1960’ların ortasından itibaren kendi siyasal organizasyonlarını oluşturduğunu ama Milli Görüş’ün de ve 1970’li yıllarda Necip Fazıl’ın da eklemlendiği milliyetçi hareketinde isimlerindeki milliyetçi ve millinin belli ölçüde dinî göndermeleri olsa da çok güçlü milliyetçi tonlar taşıdığını, yerli ve milli unsurları o zamanda kendi içerisinde barındırdığını söyleyebiliriz. Milli Görüş’ün yerli ve millisi elbette onun ağır sanayisiydi. Batı’ya bağımlı olmayan bir kalkınma hamlesinin gerçekleştirilmesi bu açıdan yerlicilik ve milliciliğin ortak bir pazar ifadesini bulan yansımaları da vardı. Bunun güçlü bir tarihî arka planı var. Daha başka nasıl zihniyet kodu olarak referansını bulduğu bir meşruiyet unsurundan bahsedebiliriz?

Din ve Devlet Birlikteliği

Devlet-i ebed-müddet anlayışı bizim devlete atfettiğimiz kutsiyet. Devletin bir araç olduğunu göz ardı ederek devletin toplum için var olan toplumsal talepler ve üzerinden şekillenen ve toplumun talepleri üzerinden biçimlenen bir organ olduğunu unutarak devleti aşkınlaştırarak “Devlet olmazsa din olmaz, dinin varlığı devletin varlığına bağlıdır. Bizim önce devletimizi korumamız lazım ki dinimiz de var olabilsin” anlayışı üzerinden bakıldığı için milliyetçiliğin dolayısıyla dindarlar nezdinde kendisini meşruiyet edinmesi ve çok normal bir kamusal kimlik olarak kendisini ifade eder hale gelebilmesi anlaşılabilir kodlar oluşturuyor.

Hiçbir Yere Ait Olmayan İnsanlar Var

Son dönemde ortaya çıkan çok önemli bir faktörün de vatan duygusu olduğunu görüyoruz. Bir yere ait olma hissi, bu önemli bir his. Hiçbir yere ait olmayan insanlar var. Böylelerini ben de gördüm. Bu toplumda doğan ve yaşayan ama bu topluma hiçbir bağlılık hissetmeyen. Bağ muhabbetlerinde bu toplumdan yabancı bir toplum/ülke olarak bahseden yaşadığı yerdeki insanlarla bu toplum arasında bağ kurarken o topluma belki kendisini daha fazla ait hissedenlerin var olduğu muhakkak. Bunun üzerinden yaşadığımız çatışmalar, savaş atmosferi, güvensizlik duygusu, 15 Temmuz’un beraberinde getirdiği travma bizi bir türlü ayağını bastığı yeri sağlamlama duygusuna itti. Bir yer arıyor insanlar. Kendi sırtını dayayabileceği ve kendini güvende hissedebileceği bir yer. Biz kendimizi dolayısıyla İslamiyet ve insaniyet itibarıyla bütün insanlığın karşı karşıya olduğu bir toplumun mensubu olarak hissederiz ama en fazla ayağımızı bastığımız, kimliğini aldığımız, pasaportunu taşıdığımız, sınırları içinde yaşadığımız, dilini konuştuğumuz bir siyasî yapıyla ilişkili hissediyoruz. Bu belli ölçüde anlaşılabilirdir. Bunun Müslümanların arasındaki ilişkileri etkileme biçimine baktığınızda bunun çok güçlü bir şekilde bölünme duvarı da inşa ettiğini görüyoruz. Mezhep duvarı bile bazen bunu aşamıyor. Bazen mezhepçilik bunun yerine ikame edilebiliyor. Suriye bir sahne olarak düşünüldüğünde Müslümanların buradaki konumlarına baktığımızda hem mezhepçiliğin hem de milliyetçiliğin çok güçlü bir şekilde kendisini ortaya koyabildiğini görüyoruz.

Milliyetçilikten Çok Eski Bir Duygudur

Müslümanların bugün milliyetçilikle kurduğu ilişki bir ideoloji olarak soyalizmle, liberalizmle ya da muhafazakarlıkla kurduğu ilişkinin biraz daha ötesinde geçiyor. Biz muhtemelen sosyalizme bu kadar olumlu bakmıyouz. Oysa sosyalizmin de çok güçlü bir eşitlikçi damarı vardı. Eşit ve adil bir dünya için çağrıydı bu. Liberalizm ve muhafazakarlıkla eklemlenmemiz çok daha güçlü, çok daha fazla kendimizden görüyoruz. Oysa muhafazakarlık da İslam’dan doğrudan örtüştüremeyeceğimiz Batılı bir ideoloji sonuçta. Çok güçlü bir şekilde milliyetçiliği bir ideoloji olarak düşünüyorsak bir Batılı ideolojiden söz ediyoruz, ama bir duygu olarak milliyetçilikten bahsediyorsak ki bu çok eski bir duygudur. Raşid halifeler döneminde devletin henüz belli bir milliyet ile tanımlanmadığı kısa bir dönem sonrasında Müslüman devletin Arap devleti olarak ortaya çıktığını, sadece Arap’da değil Emevî devleti olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Bundan sonra bu şekilde devam edecektir. Hanedanların yönettiği toplumlarda din de asabiyetin bir parçası haline gelecektir.

Çoğulcu Tasavvurumuzu Bir Kenara İttik

Modern dönemde bugün için baktığımızda İslam’dan bağımsız bir asabiyenin bu topraklarda geliştirilemeyeceği açıktır. Herhangi bir siyasî hareket kendini İslam’a karşı konumlandırmışsa o hareketin bu topraklarda yönetilebilir hale gelmesi mümkün değil. “Yönetilebilir hale gelenlerin İslamiyetle milliyet arasında kurduğu ilişki nasıl sonuçlar doğuruyor” sorusunu sormamız gerekiyor. Biz kendimize ve bugün karşılaştığımız problemlere nasıl bakıyoruz? Görebildiğim kadarıyla çoğulcu tasavvurumuzu bir kenara ittik. Konjektür üzerinden her şeyi düşünürsek o zaman maslahatı biz putlaştırmış oluruz. Çözüm süreci Türkiye’si ile bugünkü Türkiye’yi mukayese ettiğimizde arada hiçbir ilişki bulamıyoruz. Peki biz problemlerimizi mi çözdük? Çözme irademizi ya erteledik ya da kaybettik. Yeniden bulmak ve bunun üzerinde düşünmek zorundayız.

Güç Ahlakı Problemlerimizi Çözmüyor

Güç ve beraberinde getirdiği güç ahlakı problemlerimizi çözmüyor. Güçle problemleri bastırabilirsiniz ama o bastırdığınız bir yaysa o bastırdığınız ölçüde çok güçlü bir reaksiyonla kendisini yeniden uygun şartlar bulduğunda ortaya koyacaktır. Hele bugün bu oyun küreselleşmişse sizin de kontrol ettiğiniz bir oyun değilse en azından sizin kendi zaaflarınız üzerinden bu zaafların kullanılmasını mümkün kılan ortamlardan uzak durmanız gerekir. Aksi takdirde İslam’ı da milliyetin bir unsuru haline getirdiğinizde İslam Türklüğün bir bileşeni haline geldiğinde kendisini milliyet üzerinden tanımlayanların İslamofobik yaklaşımlar ortaya koyduğunu görüyoruz. Dil olarak da eylem olarak da. Afrin sonrasında ortaya çıkan Avrupa’daki camilere dönük saldırıların Türkiye’de sosyal medya çok gördüğümüz İslam’a dönük aşağılayıcı ve küfür dilinin bununla ilişkisini İslam’ın milliyetçilik algısı üzerinden oluşturulan imaj ile bağlantısı üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Bunu düşünmemek yok saymak demektir. Yok sayarak ulaşabileceğimiz bir sonuç da yoktur. Bu, çatışmayı sadece erteleme ya da kalıcılaştırma anlamına gelir.

Milliyetçiliğin Temeli Materyalizmdir

Milliyetçiliğin temeli esas itibarıyla materyalizmdir. Gaflet, dalalet, riya ve zulmetten ibaret bir macun olarak düşünürseniz milliyetçilik kişinin kendisini, hevasını ilahlaştırmasıyla çok yakından ilişkili kollektif benliğin tezahürlerinden birisi olarak karşımıza çıkıyor. Reel anlamda bir milliyetçinin çoğu defa dindarlığı araçsaldır. Akidevî boyut üzerinden böyle bir milliyetçilik dindarlıkla çok yakın bir ilişki kuramaz. Çok güçlü bir dini milliyetçilik fikrinin hakim olduğunu görüyoruz. Bunun en somut yansıması kendimizi İslam dünyasının lideri görmemizdir.

Liderliğinizi Hizmetinizi Görenler Takdir Etmeli

Liderlik neden bu kadar sevdamız? Hizmet etmek yeterli değil mi? Bir kavmin efendisi kavminin hizmetkarı değil miydi? Hizmet etmeniz size yetmiyor muydu? Siz hizmet edin, bırakın sizin liderliğinizi hizmetinizi görenler takdir etsin. Bu nasıl ortaya çıkıyor? Sizin desteğinize ihtiyacı olan siyasal ve ekonomik anlamda sizden destek aldığından bundan mutlu olan başka da zaten destek bulabildiği merci olmayan insanlar elbette size “lider” iltifatları edebilir ama görün ki onlar güçlendiği zaman bu iltifatlar nitelik değiştirecektir. Çünkü milliyetçilik dediğimiz şey küresel olarak bütün Müslüman toplumlara ve bütün dünyaya nüfus etmiş durumdadır. Milliyetçiliğin İslam’ı algılama biçiminin akidevî düzeyde ciddi sapmalar doğurduğunu unutmamak gerekiyor. Bir dayanışma ağı olarak insanların kendilerini Arap, Kürt veya Türk gibi görmesinde İslamî açıdan bir beis yok ama bu Araplık, Kürtlük ve Türklük araçsaldır. Müslümanlık üst kimliği üzerinden o kimliğe hizmet etme esprisi üzerinden anlam ve değer kazanan Türkler tarihe ve İslam’a yaptığı hizmetlerle övünebilirler elbette, Kürtler de övünebilir vs.

Müslümanlar Neden ‘Emin’ Değil?

Emeviler idareyi Arap olmayan Müslümanlara kapatıyor. Yöneticileri sadece Araplardan oluşuyor. Kaderin bir tecellisi olarak okuyabiliriz bunu. O zamanlarda İslamî ilimler kimler üzerinden gelişiyor? Farslar, Kürtler ve Türkler üzerinden gelişiyor. Niye? Çünkü bu insanların zaten idareye girme gibi bir ihtimalleri yok. Bunu İslam’a hizmet üzerinden değerlendirdiğinizde birbirine yardım etme anlamında değerlendirdiğinizde bu çok güzel bir şeydir. Ancak bu hamiyetin asıl hale geldiği yerde İslam hakikiliğini kaybeder itibarileşir. İtibarileştiği anda ikincilleşir ve araçsallaşır ve siz onun üzerinde oynarsınız. Kendi çıkarınıza uygun bir İslam oluşturursunuz. Burda İslam aslıyetini kaybeder. Oysa Roma ve Yunan gelenekleri bile Hristiyan medeniyeti içerisinde farklılıklarını korurken İslam’ı milliyetçilik kabı içerisinde başka bir şeye dönüştürürseniz o muhtemelen karşınıza İslam olarak çıkmayacaktır. İslam olarak algılanmaz da. Varoluşsal bir şüpheciliğin yaşandığı bir topluma İslam neyi taşıyor? Müslümanlar neden ‘emin’ değil? Birbirlerine karşı da emin değiller, diğer insanlara da emniyet vermiyorlar.

Milletinize Allah İçin Hizmet Edebilirsiniz

Laik bir devlet cihattan medet umar mı? İhtiyaç duyduğu zaman cihattan medet umabiliyorsa burada araçsal bir ilişki söz konusudur. Müminin ameline değer kazandıran onun niyetidir. Siz Allah adına yapıyor, Allah adına başlıyor, Allah adına alıyor ve veriyorsanız o zaman bir şey anlam kazanır. Milleti Allah yerine ikame edemezsiniz, etmemeniz gerekir ama milletinize Allah için hizmet edebilirsiniz.

Kürtleri ve Arapları Küstürmeyin

Kemalist dönem siyasetçilerine Bediüzzaman’ın güzel bir hatırlatması vardır: “Kürtleri ve Arapları küstürmeyin.” Bazı yorumcuların iddia ettiği gibi Bediüzzaman’ın yaklaşımında belirsizlik ya da çelişkiler yoktur. Bediüzzaman İstanbul’a geldiğinde Kürtlere hizmet amacıyla gelir. Ortaya koyduğu Medresetüzzehra öncelikle Kürtlerin karşı karşıya olduğu temel insanî güvensizliğin ortadan kaldırılması ve temel insanî ihtiyaçların karşılanmasına dönüktür. Bu da eğitimle, cehaletin ortadan kaldırılmasıyla, yoksulluğun azaltılmasıyla ve insanlar arasındaki ilişkilerin barış temelinde tanımlanmasıyla mümkündür. Bunu sağlayabilecek milliyetçiliğin aşiretçiliğin beraberinde getirdiği olumsuzlukları da ortadan kaldıracak bir tasavvurdur. Bu tasavvur tabiî Kürtlük olarak ifade ettiği cesaret, diyanet ve sadakatten ibaret bir Kürtlüğe hizmet esprisi üzerinden ifade edilmiştir. Aynı dönemde Kürtlüğü İslam milliyetçiliği üzerinden tanımlayan bir bakış açısıyla kendisini ortaya koymuştur. Bunun dışında bir değer atfetmez ama Kürtlüğün karinelerinin ortadan kaldırılmasında da 1934’te Esile-i Sitte’de itiraz eder. “Ben Şafiiyim, Hanefi fıkhını bana uygulayamazsınız. Ben -etnik unsuriyet olarak- Kürdüm bana Türk muamelesi yapamazsınız. Bunu yok sayamazsınız, reddemezsiniz ve inkar edemezsiniz” der. Bu insanî bir durumdur. İnsanî durumları yok sayan yaklaşımlar hiçbir zaman kabul edilemeyecektir.

İslam Milliyeti Asıldır

Kürtlüğü veya Türklüğü asıl kabul edip bunun müsbeti nedir sorusunu sorarsanız yanlış soru sormuş olursunuz. Çünkü Müslüman açısından Arap-Kürt-Türk asıl milliyeti oluşturmaz. Müsbet fikr-i milliyet bu açıdan Türklüğün müsbet kavranışı değildir. İslam milliyeti asıldır. İslam milliyetini asıl kabul etmeyen anlayış müsbet değildir. Bundan bağımsızlaştırdığınızda milliyetin müsbet bir kavranışı olmaz. Nur geleneğinde ortaya çıkan müsbet milliyetçilik de tam bir galatı meşhurdur. Türkiye’de dindarlığı gelişimi açısından baktığımızda dindarlar milliyetçidir. Milliyetçiliği dindarlıktan ayırabileceğimiz bir tarihî kesite neredeyse rastlayamıyoruz. Soğuk Savaş döneminde milliyetçiliğin ve antikomünizmin bütün dinî gruplara nüfus ettiğini ve onların düşünme biçimini belirlediğini düşündüğümüzde müsbet fikr-i milliyetin müsbet milliyetçiliğe dönüşmesi ve oradan da Türklüğe aslıyet/hakikilik atfeden bir milliyet anlayışının gelişmesi müsbet değildir. Çünkü bununla beraber sonuçta “o Türk değildir” anlayışını doğuracaktır. Vatandaşlık olarak olabilir, siyasal olarak olabilir ama etnik olarak Türk değildir ve dolayısıyla da Türk kavramının içereceği olumluluk ya da bir takım haklardan yoksundur.