Soru – Cevap

Soru: Bediüzzaman Said Nursi, kendisi hayatta iken talebeleri tarafından hazırlanan ‘Tarihçe-iHayat’ adlı eserde, kendisinden ve hayatından özet olarak bahsedilmesini istemiş, kendi hayatına ait ayrıntılarınyerine, Risale-i Nurlardan telif sırasına göre değişik parçaların konulmasını tercih etmiştir. Neden?

Cevap: Bu, şahsını değil de Risale-i Nur’u ön plana çıkarmak gibi bilinçli bir tercihinneticesidir. Hayatı boyunca bunu hep vurgulamış, ‘Mektubat’, ‘Sikke-i Tasdik-i Gaybi’ gibi eserlerde ve Lahika Mektuplarındada değişik ifadelerle bu tavrının gerekçelerini ortaya koymuştur. Bunları iki ana grupta özetlemek mümkündür:

Birincisi: İnsanların şahsi özellikler yüzünden istifadesiz kalmamaları için. Bediüzzaman,"Risale-i Nur’un kendi malı olmadığı, doğrudan doğruya Kur’an’a ait olduğu" argümanını risalelerinde işlemektedir.’Mektubat’ adlı eserinde, "Örf-ü nâsta, bir eserdeki mezâyâ, o eserin masdarı ve menbaı zannettikleri müellifininetvârında aranılıyor" gerçeğinden hareket ederek, eserlerin kıymetini insanların nazarında muhafaza etmenin önemiüzerinde durmaktadır. İnsanların iman hakikatlerine son derece muhtaç olduğu böyle bir zamanda, şahsi fikir, su-i zanve yanlış bilgi yüzünden eserin müellifi hakkında değişik görüşlere sahip olanların risalelerden ve hakikatlerdenuzak kalmaması Bediüzzaman için şahsiyetinden daha önemliydi. Bu, aynı zamanda nazarları Kur’an’a ayna gibi bir Tefsirolan Risale-i Nur eserlerine ve dolayısıyla da Kur’an’a yönlendirmenin bir yoluydu.

İkincisi: "Ehl-i dalâlet ve tuğyan(ın), işlerine gelmeyen bir eseri, eser sahibini çürütmekleeseri çürütmek" (Mektubat, s.358) şeklindeki planını akim bırakmaktır. Böylece Bediüzzaman, söze ve kişiyedayalı değil, yazıya ve şahs-ı maneviye dayalı bir anlayış geliştirmekte başarılı olmuştur. Risale-i Nur ekolünündiğer meslekler gibi mağlup olmadan, geriye çekilmeden ve tavizsizlikle istikametini koruması bu yüzdendir.

Soru: Hıristiyan ve Yahudilerden, cennete girebilecek olanlar var mıdır?

Cevap: Bediüzzaman, "musibet-i beşeriye" olarak tanımladığı II. Dünya Savaşı yıllarında,"şiddetle rikkatime dokundu" dediği, insanlığın "felâket, helâket, sefalet ve açlık" hali karşısındaduyduğu ıstırabın, "böyle musibetlerde kâfir de olsa, hakkında bir nevi merhamet ve mükâfât vardır ki, omusibet ona nispeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye masumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor."ihtarıyla hafiflediğini ifade ediyor. Ve masumlar sınıfına "çocukları, masum ve mazlumları, ihtiyarları, fakirve zayıfları, mazlumların imdadına koşanları ve istirahat-i beşeriye için ve esasat-ı diniyeyi ve mukaddesat-ısemaviyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenleri" dahil ediyor.(Kastamonu Lahikası, s. 79-80)

Kısaca, Bediüzzaman, zulme ortak ve destek olmayanların, zulme maruz kalanların, insanlığın huzur verefahı için çalışanların, dini ve diğer mukaddesleri muhafaza etmek için mücadele edenlerin, insan hakları ve barışiçin uğraş verenlerin görecekleri zararların, onların günahlarına keffaret olacağını ve kendilerini cehennemdenkurtaracağını, hatta şehadet mertebesine ulaştıracağını açıkça ifade etmektedir.

Soru: Bediüzzaman kendisine niye yarım ümmi diyor?

Cevap: Malum olduğu üzere okuma-yazması olmayanlara ümmi denmektedir. Ve biz biliyoruz ki: Bediüzzamanhem okuyup hem de yazabiliyordu. 1921 yılında, Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye’ye verdiği özgeçmişinde, Türkçe ve Kürtçe’ninyanında Arapça ve Farsça lisanlarıyla okuyup yazdığını belirtmişti.(Sadık Albayrak, Son Devrin İslam Akademisi, İstanbul,1972, s. 197 ve devamı.) O halde, neden Bediüzzaman kendinin yarım ümmi olduğunu ifade etmektedir.

Mektubat’ta yarım ümmi olduğunu söylediği cümleye, "benim gibi kalemsiz"(s. 360) diye başlamasındananlıyoruz ki yarım ümmiliği yazıdan kaynaklanmaktadır. Yani Bediüzzaman, yaptığı hizmetin en temel unsurlarındanolan yazıyı, hızlı ve güzel yazamadığı için kendisini bu şekilde ifade etmiştir.


Soru – Cevap

Soru: Klasik İslam literatüründe, "99 Esma-i Hüsna" alarak geçen Cenab-ı Hakk’ınisimleri, Risale-i Nur’da neden "1001 esma-i hüsna" gibi tabirlerle ifade ediliyor?

Cevap: Risale-i Nur’da Cenab-ı Hakk’ın isimleri ile ilgili tabirlerin geçtiği yerler incelendiğindeşu hususa dikkat edilmelidir: Sayı ifade eden tabirler (99, 1001 gibi) bütüne nazaran çok az kullanılmaktadır.Risalelerde genellikle, "bütün esma, bütün isimler, çok esma, çok isimler, ekser isimler, pek çok esma"gibi tabirler kullanılmış. Fakat, yine de sahih bir hadiste geçen ve "ezbere bilindiği ve onunla dua edildiğitakdirde, isteğin kabulüne ve cennete girmeye vesile olan doksan dokuz esma"nın olduğu hakikati de göz ardıedilmemektedir. "Bin bir esma" gibi tabirler ise, Peygamber Efendimizin Cevşenü’l-Kebir adlı eşsiz duasında,Cenab-ı Hakk’ı bin bir esmasıyla vasıflandırmasına binaen, metinlerde dikkati çekecek bir yoğunlukta kullanılmıştır.Bütün bunlara rağmen çoğu yerde, sayı verilmeksizin, çokluk ifade eden kelimeler tercih edilmiştir.

Ezel-Ebed Sultanı olan Cenab-ı Hakkın isimlerinin tecellilerinde birçok mertebe, belki binlerce dairevardır. Her bir dairede ve mertebede ayrı bir isim tecelli edip hükmünü icra etmektedir. Diğer yandan, bütüntecelliler birbirinden bağımsız, keskin sınırlarla ayrılmış değillerdir. Tecelli dairelerinin her birinde, bütünisimler birbirleri içinde yansıyarak görünürler ve birbirlerinin kemaline yardımcı olurlar. Fakat her dairede hakimolan bir isim vardır.

Yani kainatın her bir aleminde, her bir taifesinde; zerrelerden güneşlere, ferşten Arş-ı Azam’a kadar bütündairelerde, Esma-i Hüsna’dan bir ismin ünvanı tecelli eder. Her ismin hakim olduğu dairede başka isimler ona tabidirler,onun gölgesinde tecelli ederler. Bu yüzden her bir ismin mahluklar adedince değişik tecellileri vardır, muhtelifmertebelerde, farklı derecelerle tezahürleri söz konusudur denilebilir.

Demek ki; Matematikten Fiziğe, Biyolojiden Kimyaya, Astronomiden Jeolojiye kadar her bir fen genelkaideleriyle, kendi penceresiyle ve derin araştırmalarıyla, kainatın Yaratıcısını esmasıyla, sıfatlarıyla tanıttırdıklarıhalde, şimdiye kadar ilim olarak ortaya çıkardıkları sonuçlar isimlerin tecellilerinin çok az bir miktarıdır. Bundandolayıdır ki, kainatta gizli kalmış nice sırlar, yani şuur sahibi varlıklar tarafından keşfedilmesi gereken Cenab-ıHakk’ın esmasının birçok gizli defineleri mevcuttur.

Özet olarak, bütün varlıklar, sayısını bilemeyeceğimiz kadar çok olan Esma-i Hüsna’nın sayısıztecellilerinden ibarettir denilebilir. Esma-i Hüsna adedi için rivayetlerde yer alan doksandokuz, binbir gibi rakamlar çokluktankinaye olarak kabul edilmeli. Cenab-ı hakka ait güzel isimler ve tecellilerinin bir yaratılmışın hafsalasına sığamayacakkadar fazla olduğu bilinmelidir. Burada esas olan sayı değil, çokluk ve sınırsızlık manasıdır.


Soru – Cevap

Risale-i Nur’un menbaı, me’hazi nedir? Arzî midir, semâvî midir? Nerelerden ve kimlerden beslenir?

Risale-i Nur’un me’hazi, menba ı Kur’ân-ı Azimüşşandır. Rehberi Peygamber-i Zîşan Hz. MuhammedAleyhissalâtü Vesselâmdır. Çizgisi, ehl-i sünnet ve’l-cemaatin cadde-i kübrasıdır. Cemiyeti ayakta tutan, insanlarıbirbirleriyle pekiştiren kuvvetler içerisinde hiçbir kuvvet din kuvveti kadar müessir olamaz ve dinî kuvvetin yerinitutamaz. Vicdanın tâ derinliklerine kadar inmek, kalp ve ruhları hakikatlere raptetmek, hissiyat-ı insaniyeti aşk ve şevkile uyandırmak için me’hazin kudsî olması lâzım ve elzemdir. Kuvvetler kutsileşmedikçe ve kudsiyet umumiyet ve külliyetkesbetmedikçe, tesir cılız ve sönük kalır. Me’haz kudsî olursa, tesir köklü, derin, küllî ve dâimî olur. Buhakikati Bediüzzaman şu cümleler ile ifade eder "Me’hazin kutsiyeti çok bürhanlar kuvvetinde te’sirat gösteriyor;onun ile ahkâmı umuma kabul ettiriyor."

İşte Risale-i Nur, Kur’ân’ın kutsiyetinden telemmü eder, o kutsiyeti terennüm eder. Bediüzzaman şöyleder:

"Elde Kur’ân Bibi bir mucize-i bâki varken, başka bürhan aramak aklıma zâit görünür."
"Elde Kur’ân gibi bir bürhan-ı hakikat varken münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?"

Risale-i Nur’un insanın iç ikliminde yaptığı etki nedir? Bu etki sathî ve şeklî midir, yoksahayattar, dinamik ve derunî midir?

Risale-i Nur insanın iç mimarîsini esas alır, onun nakşına yönelir. Etkisi derin, hayattar ve köklüdür,ruhu şekillendirir, düşünce ufkunu açar, akıl ve kalbin imtizacını sağlar. Onun etkisi, insanı en büyük ve en mükemme1bir değişime hatırlamaktır. Risale-i Nur, insanın iç iklimine rıza-i İlâhî, ihlâs, hasbîlik, saffet ve samimiyetgibi hissiyatları yerleştirir. Batı dünyası, Garb medeniyeti bu hisleri bilmez, bu kavramları tanımaz. Çünkü bunlarimânî, amelî, vicdânî ve hâlîdir. Kavlî ve lisanî değil. Bunlar para ve maddenin içinde aranmaz, şan vedebdebenin içinde bulunmaz.

Risale-i Nur’un etkisi, hayat ve ameldedir. Davranışlarda görünür, simada okunur.

Risale-i Nur un içtima î bünyenin tesis ve tekmiline kuvvet verebilecek temel değerleri nelerdir?Sosyal yapı ve beşerî ilişkiler açısından belirlediği esasları, hedefleri var mıdır? İçtima î hayattaistikamet, müsbet hareket, sükûn ve huzuru mu esas alır, yoksa gayesi kin, kan ve intikam mıdır?

Risale-i Nur, içtima î bünyenin sıhhat ve istikametine fevkalâde önem verir. İçtima i sükûn veistirahat-ı umumiyenin tesisine çalışır. Yıkıcı; dağıtıcı, parlayıcı ve parçalayıcı hareketlere aslâ itibaretmez. Müsbet hareketi bir vazife olarak görür, bir şiâr bilir. Menfî hareketlere müsaade etmez. Cemiyet bünyesindemuhabbet ve kardeşliği pekiştirir. İttihat, imtizaç ve ittifakın lüzumunu ortaya koyar. Dinimizdeki kardeşlik ruhunusöndüren Müslümanlar arasındaki muhabbeti, samimiyeti parçalayan hareketleri; yani kabilecilik, aşiretçilik, kavmiyetçilik,unsuriyetçilik menfi i milliyetçilik gibi his ve fikirleri katiyyetle red ve tard eder.

Risale-i Nur, içtima î bünyede istinat noktası olarak hakkı kabul eder. Hakkın hatırının âli kılındığıbir cemiyette zorba mecal bulamaz, kaba kuvvet tahakküm edemez. Hakkın adaletle dağıtıldığı, hakikatin incitilmediğibir cemiyette ittifak hayat bulur.

Risale-i Nur’un içtima î bünyedeki hedef ve gayesi, rıza-i İlâhî ve fazilettir. Fazilet yerine maddeve menfaatin, alkış ve gösterişin sergilendiği bir cemiyette bütün ilişkiler dalkavukluk ve riyakârlık esasları üzerinekurulur, hakikî muhabbet ve tesanüt tesis edilemez.

Risale-i Nur’u, içtima î hayatta teavün (yardımlaşma) düsturunu esas kabul eder. Fakirin, âcizin,garibin, muhtaç ve kimsesizin, yetim ve sahipsizin imdadına koşar. Boğuşmaya, çarpışmaya, kin ve kana müsaade etmez.İçtima î hastalıkları bilim ve şefkatle tedaviye çalışır.

Risale-i Nur eğitici, öğretici, ufuk açıcı ve yol gösterici midir; yoksa slogan üretici, avutucu,his ve hevayı tahrik edici midir?

Risale-i Nur’un mesleği okuma mihveri üzerine kurulmuştur. Amacı, muhataplarını hakikat ve marifet ileeğitmek, okutarak onlara şahsiyet kazandırmaktır. Risale-i Nur’un mütalâası lezizdir. Metodu ikna edicidir. Meselelerimantık ve muhakeme esaslarıyla ele alır, delil ve bürhanlarıyla yoğurur. Aklın istifadesi yanında kalb, ruh, sırgibi diğer latifelerin de hissesini verir; keyfiyeti yüksek, ufku geniş, hamiyeti büyük dâvâ ve ideal elemanları yetiştirmeyigaye edinir.

Risale-i Nur’un eğitim ile ilgili şu açıklayacağımız metodu kanaatimizce eğitim müesseselerini vepedagoglar tarafından incelenmelidir. Bediüzzaman, "Bâtılı tasvir, sâfi zihinleri idlâl eder (dalâlete götürür)"demektedir. Bu sebeple Risale-i Nur’un eğitim tarzı, bâtılı anlatmadan müsbeti vermek, yara açmadan tedavi etmektir.Çünkü fena şeylerle meşgul olmak kalb ve ruhta menfî iz bırakır, saf zihinleri bulandırabilir. Risale-i Nursloganlar ve menfi fikirler yerine, kalb ve gönüllere nuru yerleştirerek zulmeti izale ediyor; iyiyi öğreterek fenayıfark ve tefrik ettiriyor; hakikati ders vermekle bâtıldan kurtarıyor.


Soru – Cevap

Soru:

Bediüzzaman Hazretleri, atomdan küçük “esir” maddesi olduğunu bildiği halde, Şuâlar’da ve başka yerlerde atomun bölünemez, yani cüz-i lâyetecezza olduğunu söylüyor. Neden atoma bölünemez demiştir? Hem şimdi atom bölünebiliyor?

Cevap:

Atom ile ilgili teoriler ilk defa eski Yunan’da milâttan önceki dönemlerde ortaya atılmıştır. Kelime olarak da “atomos”, yani bölünemez mânâsına gelir.

Eski bilim adamları, atomu inceleyecek ya da görecek imkânları olmadığı için, konuya felsefî olarak bakmışlar ve en küçük zerreye böyle bir isim vermişlerdir. Ne kastettikleri tam olarak bilinmemekle birlikte, şimdi bildiğimizi kastettikleri tahmin ediliyor. İslâm dünyasında da bu ifadeye ve Yunanca mânâya sadık kalınarak “cüz-i lâyetecezz┠denilmiştir. Atom bölündükten sonra da literatürde büyük karmaşaya sebep olacağı için, kimse bu kelimeyi değiştirmeyi düşünmemiştir. Bu tür kelimelere “galat-ı meşhur” denilir ve kullanılmaya devam edilir. Bu tür o kadar çok kelime vardır ki, kimse kelime mânâsına bakmaz. “Galat-ı meşhur, lûgat-ı fasihten evlâdır” diye de meşhur bir söz vardır.

Bahsettiğiniz gibi, Risâle-i Nur’da esir maddesi gibi konulardan ve zerreden bahsediliyor. Kâinatın yaratılışındaki safhalardan bahsediliyor. Bunların hepsi atom altı parçacıklarla ilgili bilgilerdir. Demek ki, bu konular da Risâle-i Nur müellifi tarafından bilinen ve kabul edilen konulardır.

Eğer yine gerekli görülürse, galat-ı meşhurları düzeltmek o sahadaki kişilerin ya da yanlışı ilk fark edenin vazifesidir.

Bunun düzeltilmemesinin en önemli sebeplerinden birisi de, atom hakkındaki önceki “bölünemeyen en küçük parça”, yani “cüz-i lâyetecezz┠ifadesine, “özelliğini kaybetmeden” ifadesinin ilave edilmesiyle doğru hale gelmesidir.

Bu gün de, yani modern ilim tarafından “özelliğini kaybetmeden bölünemeyen en küçük parça” ifadesi, atom ya da “cüz-i lâyetecezz┠için bir mânâda doğrudur.


Soru – Cevap

S: Sünneti öğrenip uygulamak için sadece Risâle-i Nur okumak yeterli midir? Yoksa hadis ve sair dînî bilgileri ihtiva eden kitapları da okumamız gerekir mi?

C: Dinî bilgi üç gruba ayrılabilir: İnanmanın akıl, kalp ve vicdan boyutunda gerçekleşmesini sağlayan “iman bilgisi”, inandığını yaşamanın yollarını gösteren “hayat bilgisi” ve toplum içinde davranmanın (da) kurallarını içeren “şeriat bilgisi”.

Temel soru galiba şudur: Risâlelerde bunların hangisi, ne oranda ve ne biçimde vardır?

Bir kişi, bir kitap yazarken, bildiklerini bildirmek ister. Yani yazarın bilgi türü ve seviyesi önemlidir. Bu durumda önce Bediüzzaman’ın neleri bildiğine bakalım:

Bediüzzaman Said Nursî, Osmanlının son devrinin İslâm akademisi olarak da tanımlanan Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiyye’de ilim heyeti üyesi iken, “mahreç” payesi almıştı. Bugünkü karşılığı, ordinaryus (kürsü sahibi) profesör olarak ifade edilebilir. Kendi döneminde bugünkü gibi bir sınıflandırma yoktu, ancak bugünküne bakarak din sosyolojisi, felsefe (hikmet), siyaset bilimi ve ilahiyat alanlarında uzmanlaşmış olduğu söylenebilir.

Bu tür bir bilgi birikimine sahip olan bir kişi, kendisi için lâzım olan “iman ve hayat bilgisi”ne de, topluma yön vermek için gerekli olan “şeriat bilgisi”ne de sahip demektir. O halde Said Nursî’de bildiklerini bildirmek için yazdığı kitaplarında bu üç ilmi konuşturabilir(di). Ancak böyle yapmamıştır.

Gerçekten Said Nursî bütün hayatı boyunca kitaplarında iman ve şeriat bilgisine yer vermiştir. Ancak, kendisi için doğrudan ve aslî bir vazife olarak görmediğinden değil, toplumun buna acil ihtiyacı olmadığından, hayat bilgisi dersi veren kitaplar yazmamış, bu tür bir vazife yapmamıştır diyebiliriz.

Zira hakkını teslim edelim ki, önce Bediüzzaman’ın ve sonrasında—özellikle şimdilerde—bütün hamiyet-i diniye sahiplerinin teşhis ettiği üzere, bu asrın bir özelliği olarak ferdin imanı sarsıntıdadır. Takviye için, ana kaynak olan Kur’ân’dan alınacak yeni bir iman dersine ihtiyaç vardır. Bu sebeple Risâle-i Nurların ve Nurcuların ana kavramı imandır. Said Nursî de eserlerinde bir iman dersi vermiştir. Ayrıca bu eserlerde iman dersinin başkalarına nasıl aktarılacağının yöntemini de bildirmiştir. Sadece hocalık yapmamış, hoca da yetiştirmiştir. Diğer deyişle Bediüzzaman aynı zamanda metodoloji, pedagoji ve özellikle androgoji (yetişkin eğitimi bilimi) uzmanıdır ve uzmanlığını konuşturmuştur. Said Nursî’nin iman alanında yaptığı, tam bir içtihattır. Risâlelerdeki bu bilgiyi, kendisi için ihtiyaç duyan ya da ihtiyacının farkına varan/varabilen/vardırılabilen herkes almıştır, almaya da devam edecektir.

Yine hakkını verelim ki-bu açıdan, hâlen rakipsizdir—Said Nursî aynı zamanda, toplumsal yapılardaki ve devlet sistemlerindeki değişimi doğru biçimde okumuş, dinî hükümlerin toplumsal hayata ve devlet sistemine uygulanması konusunda da eski çağların yaklaşımlarının yeterli olmadığını görmüş, bu sebeple bu alana yönelik olarak da çok önemli bir yeni yaklaşım geliştirmiş ve tecdit yapmıştır. Bu hususta söyledikleri de tam bir içtihattır. Diğer deyişle Bediüzzaman şeriat bilgisi de vermiştir. Ancak bu alandaki bilgilerin, meraklı ve tartışmalı bir alan olan siyaset alanına dair olması sebebiyle herkes tarafından alınmadığı ya da devşirilerek/elenerek alındığı görülmektedir.

Bunlara karşılık Bediüzzaman dinî yaşayışın bilgisini, yani “hayat bilgisi”ni veren eski-yeni kitapların varlığından mutlu olmuş, bunlara sadık kalmış, hatta (içtihat kapısı açıksa bile girmemek gerekir) diyerek, bu alanda içtihat yapmamış/yaptırmamış, bu alana ilişkin yeni şeyler söylemek anlamına gelen “dinde reformculuğa” şiddetle karşı çıkmıştır. İhtiyaç olmadığını gördüğü için bir ilmihal kitabı yazmamıştır. Bir ahlâk kitabı yazmamıştır. Bir siyer kitabı ya da bir şemail-i şerif yazmamıştır. Yeni bir amelî mezhep kurmaya da kalkmamıştır. Zira Bediüzzaman da bilmektedir ki; iman bilgisini tamamlamış olan bir mü’min hayat bilgisi için kendiliğinden kaynak arar ve kolaylıkla bulur. Bu bilgilerden sonra, dinî referansları olan herhangi bir kitabı okuyanların hangi türden bilgiyi almak için okuduğuna bakalım:

Bir kişi bir dinî kitabı iman bilgisi almak ve aktarmak için okuyabilir. Said Nursî bu konuda titizdir ve aslında birer hoca yaptığı kendi talebelerini, vakitlerinin nakitlerinden dahi daha kıymetli olduğu hususunda uyarır ve başka dersler vermeye ve dolayısıyla başka eserlerden dersler almaya vakit ayırmamaları hususunda ikaz eder. Gerçekten bu zamanda iman dersini, özellikle eski asırlarda yazılmış olan başka eserlerden almaya çalışmak, on gram bal için bir kilo keçiboynuzu yemeye ve üstelik de bu arada dişini kırmaya sebep olmaya eşdeğerde zahmetli ve anlamsız bir iştir.

Bir kişi bir dinî kitabı, imanını hayatına aksettirmek için okur. Bu halde okunması gereken kitap, bir ilmihal, bir siyer veya bir hayat bilgisi kitabıdır. Bir defa okunup anlaşıldığında, unutulmadığı sürece, bilgi tamamlanmış, eksiklik giderilmiş olur. Hadis kitaplarında, özellikle çeşitli konulardaki seçme hadislerin yer aldığı kitaplarda bu bilgilerin tümünü bulmak mümkündür. Bu açıdan Risâleler bir kaynak değildir. Meselâ, vereceği zekâtın oranını Risâlelerden arayan bir esnaf, bulamaz. Namazın sünnetlerinin listesi de Risâlelerde yoktur. Ama hatırlatalım ki sünnete uymak bir iman meselesidir ve niçin sünnete uyulması gerektiğini en iyi Risâleler anlatır.

Bir kişi bir dinî kitabı, devlet ve toplum hayatına şekil vermek için okur. Bu açıdan Risâleler bir hazinedir. Ancak bu hazinenin açılabilmesi için, kuralları ve ilkeleri olaylara uyarlayabilecek, yorumlayabilecek, deyim yerinde ise, devamlı içtihat (cehd) yapabilecek kişilere ve bunun için gerekli bilgiye (malzemeye) ihtiyaç vardır. Diğer ifadeyle şeriatın toplumsal boyutunu çözümlemek de Risâle-i Nurun, özellikle de onu yorumlayacak ve uyarlayacak olan Nurcuların işidir.

[Risâle-i Nur Enstitüsü | Soru&Cevap Köşesi]

Tel: +90 212 513 1110

http://www.rne.com.tr


Soru – Cevap

Soru: “Her nefis ölümü tadacaktır” meâlindeki âyetlerde geçen ölüme, insanların ruhları da dahil midir?

Cevap: “Külli nefsin zâikatü’l-mevt”, yani “Her nefis ölümü tadacaktır” meâlindeki âyet Kur’ân’da üç sûrede geçmektedir. (Bkz: Âl-i İmran: 3/185; Enbiyâ: 21/35; Ankebut: 29/57) Bu âyetlerde “nefis”, insanın ruhunu ifade etmektedir. Çünkü insan bedeni ölür, ama ruh ölmez. Beden mürekkeptir, yani birçok zerrelerden, moleküllerden, hücrelerden, organlardan vs. yaratılmıştır. Bu sebeple değişmeye ve sonunda bozulmaya mahkûmdur. Ama ruh ise basittir. Birleşik değildir. Bu yüzden de çürümeye, bozulmaya maruz kalmaz. Ruh adeta beden evininin misafiri konumundadır. Ev yıkıldığında misafir de kendisine başka bir yer bulur. Orası ise ruhlar âlemidir. Buna göre ölüm, ruhun bedenden ayrılmasını ifade ediyor.

Ayrılık bazen acıdır, bazen de tatlıdır. İnsan eğer bir mekândan ayrılıp başka bir yere taşınırken sevdiği kişilerin yanına gittiğini düşünürse, bu ayrılık onu acısıyla yakmaz, tam aksine sevindirir. Çünkü bu gerçekten bir ayrılık değil, bir kavuşmadır, visaldir. O halde ruh ayrılığın tadını tadar. Eğer ölümün bir visal, bir kavuşma olduğunu düşünürse, bu ona tatlı, ölümün ebedî bir ayrılık olduğunu düşünüyorsa bu ona çok acı gelir.

Râzî de; “Her nefis ölümü tadıcıdır” âyetini tefsir ederken, bedenin fânî, ruhun bâkî olduğuna dikkat çekmektedir. Çünkü bir şeyi tadanın onu tadarken var olması gerekmektedir. (Razi, Tefsiru Kebir, VII, 253.)

Sonuç olarak bütün ruhların ölümü tadacaklarını ihtar eden âyetler, bir açıdan insanı insan yapan unsurun, insanın bedeni değil ruhu olduğu gerçeğinin vurgulanmasıdır. Bu anlamda ölen, yani fonksiyonunu icra edemez hale gelen bedendir; ruh ise devamlıdır, bâkîdir ve ölümü tadandır. Zaten ölüm denilen şey ruhun bedenden ayrılması, mekân yenilemesi, hayat görevinden paydos ve bâkî bir hayatın başlangıcından başka bir şey değildir.


Soru – Cevap

Soru: Sekizinci Şuâ’da geçen; “İmam-ı Ali’nin (r.a.) en mühim ve en müdakkik üveysî bir şakirdi ve İslâmiyetin en meşhur ve parlak bir hücceti olan Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazâlî (r.a.) diyor ki: “Onlar vahiyle Peygambere (a.s.m.) nazil olduğu vakit, İmam-ı Ali’ye (r.a.) emretti, ‘Yaz’; o da yazdı, sonra nazmetti.” (s. 635) cümlesini açıklar mısınız? Vahiy sadece Kur’ân’dan ibaret değil mi?

Vahiy Allah’ın varlıklara konuşmalarının bütününü içine alan bir kavramdır. Vahyin pek çok mertebeleri vardır. Peygambere gelen vahiyler her şeyden önce ikiye ayrılır: Birincisi “Vahy-i Metluv” yani okunan ve ibadet amacı ile okunan ferman-ı İlâhi olan vahiydir ki bu Kur’ân-ı Kerimdir. Bunun hem lafzı hem mânâsı Allah’a aittir. İkincisi, okunmayan ve kendisi ile ibadet edilmeyen vahiydir ki buna “Vahy-ı Gayr-i Metluv” adı verilir. Bunlar “Kutsî Hadisler”dir. Bunun mânâsı Allah’tan, sözleri ise peygamberdendir. Kutsî hadisleri, Peygamberimiz (a.s.m.) “Allahu Teâlâ buyuruyor ki: Ey Kullarım! Ey Habibim!” diye rivayet ederek bize haber vermiştir. Bunun bir alt mertebesi ise Peygamber ilhamıdır ki, onun bütün sözleri olan diğer hadislerdir. Yüce Allah Peygamberimiz’e (a.s.m.) ait olan bütün sözlerin “O peygamber hevasından konuşmaz. O ancak kendisine vahyolunanı söyler.” (Necm, 53:3–4) ayeti ile bize bildirmiştir. Bu âyet peygamberin bütün sözlerinin vahiyden kaynaklandığını ve bir derece vahiy olduğunu bildirmektedir.

Kur’ân-ı Kerim’de, Allah’ın bütün konuşmalarına vahiy denmiştir. Bu açıdan vahiy sadece Kur’ân âyetlerinden ibaret değildir. Vahiy, bir şeyin gizli ve hızlı bir şekilde bildirilmesi demektir. Kur’ân’da peygamberimize ve bütün peygamberlere Allah’ın vahyettiği bildirilir. Bununla birlikte Hz. Musa’nın annesine vahyedildiğine dair bir âyet vardır. Burada vahiy, ilham mânâsındadır. Kasar Sûresi 7’inci âyette bu mânâyı görmek mümkündür. Aynı zamanda Hz. İsa’nın Havarilerine vahyedildiğinden bahsedilir ki, bu da ilham mânâsındadır. (Maide, 111) Ayrıca Nahl Sûresi 68’inci âyette arılara da vahyedildiği bildirilir. Bu âyette arıya bal yapmasını Allah’ın öğrettiği kastedilmiştir. Yani âyette geçen vahiy tabiri Cenâb-ı Hakk’ın hayvanlara ilhamını ifade etmektedir.

Sonuç olarak İmam-ı Gazali’nin (r.a.) “ Onlar vahiyle Peygambere (a.s.m.) nazil olduğu vakit, İmam-ı Ali’ye (r.a.) emretti, ‘Yaz’; o da yazdı, sonra nazmetti.” ifadesi ise şöyle anlaşılabilir.

Kur’ân-ı Kerim, Cenâb-ı Hakk’ın mânâsı ile birlikte lâfzını da vahyettiği mukaddes kitabımızdır. Bu yüzden beşer kelâmına benzemez. Ancak, Hadis-i Kutsiler, Peygamberimiz’e (a.s.m.) mazmun dediğimiz anlam ve içeriğinin vahiy olduğu, lâfzının ise Peygamberimiz (a.s.m.) tarafından söylendiği sözlerdir. Bunun sebebi, Kur’ân ile Kur’ân-ı Kerim’i açıklayıcı mahiyetteki hadislerin birbirine karıştırılmasıdır. Hz. Ali Efendimiz’e (r.a.) yazması emredilen vahiy, içeriği vahiy olan, lâfzı Peygamberimiz (a.s.m.) tarafından giydirilmiş olan vahiydir.

Peygamberimiz (a.s.m.) ise Allah’ın lutfu ve ihsanıyla Arapların en fasih söz söyleyenidir aynı zamanda. Bu yüzden Kutsî hadisler, Cevşen, Celcelutiye ve hadisler Kur’ân’ın mertebesine yetişemese bile farklı bir güzellik, vecizlik ve belâgat parıltılarını taşımaktadırlar.


Soru – Cevap

Soru: Risâle-i Nur’da maddî âleme dair bilgileri, meselâ; “zeminin yüzünde dört yüz bin muhtelif taifeden ibaret olan bütün hayvanat ve nebatat envaının ordusu”nda geçen “dört yüz bin” sayısı, “üç yüz binden ziyade enva-ı mahlûkat” ifadesindeki “üç yüz binden ziyade” sayısı, “dünyanın güneşe uzaklığı” hakeza… nasıl değerlendirmeliyiz?. Bu bilgilere nasıl bakmalıyız ve hakikati nedir?

Cevap: Risâle-i Nur’da esas maksat, Kur’ân’da olduğu gibi, her şeyde Cenâb-ı Hakkın azametini ve emirlerini nazara vermektir. Muhtelif yerlerde anlatıldığı gibi, mevcudata mevcudat hesabına değil, Sanî, yani Yaratıcı hesabına bakmaktadır. Tüm varlıklar, Halık-ı Küll-i Şey ve Sanî-i Zülcelâl olan Allah’ın birer eseridir, sanatıdır.

Risâle-i Nur’da, Cenâb-ı Hakkın azamet ve büyüklüğünü nazara vermek için zaman zaman sayılar verilir. Bu sayıların büyüklüğü, her birinin ayrı ayrı sanatlarla yaratılmaları, unutulmadan, ihmal edilmeden rızıklandırılmaları gibi açılardan bakıldığında Cenâb-ı Hakkın da azametini gösterir.

Malumunuz, bazı şeyler sayılabilirken, pek çok şey de sayılamayacak kadar hem çoktur, hem de insan olarak sayma imkânına sahip değiliz. Ayrıca pek çok şeye de henüz ulaşmış değiliz. İşte bitki ve hayvan türlerinin gerek sayısı ve gerekse sınıflandırılması gibi çalışmalarda modern ilim nihaî noktaya ulaşamamıştır ve ulaşılamayacaktır da… Daha yeni keşfedilen birçok tür olduğu gibi, sınıflandırmada da yeni kriterler ortaya konulmaktadır.

Bu sebeplerle, Risâle-i Nur’da bahsedilen üç yüz bin, dört yüz bin gibi rakamlar, yedi, yetmiş, bin, on sekiz bin gibi çokluktan kinaye sayılardır.

Çoklukla ilgili ifadelerin de başlangıçta birer esasları olabiliyor. Fakat daha sonra başlangıçtaki esas terk edilip ve çokluktan kinaye olarak genel kabul görebiliyor. Yedinci Şua’da geçen şu ifade: “… fenn-i nebatat ve hayvanatın şahadetiyle, dört yüz bin nevi zihayatın suretlerinin mükemmel ve kusursuz şekilde açılmasında görünen Fettahiyet …” bu sayıların da başlangıçta bir esası olduğunu ima eder. Ancak bilindiği gibi, bu sayı her geçen gün daha da artmakta, fakat çokluktan kinaye olarak ifade edilmektedir.

Diğer bir husus ise, bu sayı hadislerde de geçmektedir. Miraç ile ilgili hadisler incelenecek olursa, Hz. Cebrail Peygamberimize (a.s.m.) bazı tabakalardaki melekleri anlatırken “dört yüz bin melek” “üç yüz bin melek” veya her birine bağlı aynı miktarlarda meleklerden yâ da “dört yüz bin” yılda yaratılan “dört yüz bin” yıldızdan bahsedilmektedir. Bu ifadeler çokluktan kinaye olacağı gibi, gerçek sayı da olabilir.

Ayrıca meleklerin, tesbihatlarını Cenab-ı Hakk’a arz için mevcudata “müekkel melek” olmaları sebebiyle, meleklerin sayısı ile bitki ve hayvanların sayısı arasında da bir irtibat bulunabilir.