Av. Ahmet Özkılınç – Üçüncü Yol: Müsbet Hareket


Risale-i Nur Enstitüsü’nün Pazar Seminerleri kapsamında bu ay müsbet hareket konusu konuşuldu.

Sunuculuğunu Yuşa Bayramoğlu’nun yaptığı halka açık olan seminer Kur’an-ı Kerim okunması ile başladı. Seminerde konuşan hukukçu-yazar Av. Ahmet Özkılınç, üçüncü yol olarak nitelediği müsbet hareket yolunu şöyle anlattı.

Üçüncü yol

“Üçüncü yol” müsbet hareket içerisinde değerlendirilebilecek bir veçhe. Mü’minin dünyasında şöyle bir mesele var: teklif-i İlahi netice itibarıyla bizim karşı karşıya olduğumuz imtihan sürecinde bizi hak-batıl arasında bir tercihe irademizle serbest bırakarak bu alemde imtihan ediyor. Netice itibarıyla hak-batıl denkleminde hakla hakikatin yolcusu olan her mü’min hak ve hakikat yolculuğuyla beraber o yolculuğu tercihle işini bitirmiş değil. Henüz o yol bir kıymetli takibi ve devamlılığı bekliyor. Çünkü aslında “İhdinâs sırâtel mustakîm” derken biz her gün beş vakit namazda müteaddit defalar Cenab-ı Hakk’a yalvarıyoruz ve yakarıyoruz ki bizi o yolda istikametli kıl, sırat-ı müstakime yönelt. Bu şu demek yani hak ve hakikat yolunda da ifrat ve tefrit diye bir de hatt-ı vasat diye bir tercihle hep karşı karşıyayız. Belki hakikat yolcusunun işi hak-batıl denklemindeki bir tercihten çok daha meşakkatli ve sıkıntılı bir yolculuktur diyebiliriz. Bu cihetle hayatı boyunca bir istikameti bir dengeyi muhafaza etmek bir mü’min için çok kıymetli. Bu cihetle Barla sürgünü Eskişehir mahkemesi hattında bu müsbet hareket modelinin nasıl inşa edildiğini yaklaşık 3 yıllık bir çalışmanın sonucunda Akrebin Kıskacında isimli eserde nazara verdik.

Yüzyıla damga vuran üç şahsiyet

Geçen yüzyıl içerisinde Türkiye’de toplumu ciddi anlamda sürükleyen, etkileyen ve nitelikli yönlendiren üç şahsiyet var. Bunlardan birincisi Bediüzzaman Said Nursi, bir diğeri II. Sultan Abdülhamid Han ve üçüncüsü Mustafa Kemal. Bediüzzaman’ı bu üçlüde ayrı yere koyan en kıymetli tercihlerden birisi onun hayatı boyunca sivil kalabilmiş olması. İktidar gücüne dayanmadan gerçekleştirdiği sivil fikrî-imanî mücadelesi başlı başına bu anlamda incelenmesi gereken bir husus. Çünkü bu sadece Risale-i Nur talebelerine değil, bütün insanlığa yol gösterici unsurlar barındırıyor. Böyle bir çalışma bize Bediüzzaman’ın duruşunu İslamî düşünce geleneği içerisinde daha bir derinlikle anlama imkanı tanıyacaktır. Öbür taraftan iktidarı merkeze almadan sivil kalarak müsbet hareketi esas alan bir zihnî dönüşümün bir Müslümanın dünyasında ne kadar kıymetli olduğunu da nazar-ı dikkatlere veriyor.

Hakikat kendisi muktedirdir

Bediüzzaman’ın 1925 yılında meydana gelen Şeyh Said hadisesinden sonra Doğu’dan Batı’ya sürgün edilenler arasında yer aldığını görüyoruz. Onun sivil inisiyatife taalluk eden sürecinin asıl zorlu dönemi 1925 itibarıyla başlıyor. Üstadın hem bu askerî ve siyasî otorite karşısındaki tutumu hem siyasetten uzak durma tercihi hem iktidar gücüne dayanmama hakikati bizim için bir yol gösterici olma özelliğini o zamandan itibaren taşıyor. Onun bize verdiği yegane mesaj şu: hakikat kendisi muktedirdir, bir iktidar gücüne muhtaç değildir. Hakikatin kendi iktidar gücü bir mü’min için yegane yeterlilik arz eder. 1925’te sürgünden sonraki yaşanan süreç içerisinde Üstadın hayatında bu ölçü değişmez bir kriterdir.

Öfke ve teslimiyet ikilemine düşmemek

Sürgün hayatı itibarıyla baktığımızda 1960’taki son Şanlıurfa’ya yaptığı gizli yolculuk hariç 1925’ten itibaren Ankara’nın Doğu’suna geçememiş, geçmesine müsaade edilmemiş. Bu sürgün döneminde önce Burdur’da sonra Isparta’da sonra kuş uçmaz kervan geçmez bir diyar Barla’ya yeniden sürgün edilmiş Üstad. Hukuki açıdan baktığımızda böyle bir sürgün hadisesi herhangi bir kanun kapsamında değil o dönemde. Hatta bu anlamda Mecburî İskân Kanunu 1934’te çıkıyor. Başka yeni şartlar oluşturmak o tarihe kadar sürgünü düzenleyen ya da ona mümasil bir kanun kapsamında yer almışta sürgün edilmiş değil. Öbür taraftan kendisi adına açılmış bir dava var da bir mahkeme kararıyla sürgüne yollanmış değil Bediüzzaman. Bu açıdan baktığımızda Bediüzzaman en başından itibaren keyfi, kural dışı, kanunsuz, hukuk dışı ve tümüyle bir zulüm denebilecek bir çerçeve içerisinde birçok örneğin sergilendiği bir durumla karşı karşıya kalıyor. Ama onun bu olumsuz şartlarda ortaya koyduğu tablo bizim açımızdan çok öğretici. Bir mü’minin en olumsuz ve karanlık şartlarda dahi hakikat yolculuğunda “öfke” yahut “teslimiyet” ikilemine düşmeden giriştiği manevî mücahedenin meşruiyetine ve masumiyetine asla zarar vermeden Allah’ın dininde nasıl hizmet edilebileceğinin yol ve yöntemini bize ders vermiş. Bu haliyle Bediüzzaman’ın müsbet hareketi, onun bu sivil ve imanî mücadelesi hayatının bütününde yaşanmıştır.

Zahirden hakikate geçmek

Bediüzzaman hariçte yaşanan olayları imanî bir derinlikle doğru okuyup hikmetle yorumlayarak alemimize bir mücahede gerçekleştirmenin yol ve yöntemini ders vermiş. Bunu sadece kendisi yapmamış. Aynı zamanda Risale-i Nur’da bu ölçüleri bütün Nur talebelerine ve yine bütün mü’minlere, bütün insanlığa Kur’an’dan aldığı bir ders olarak sunmuş. O bunu bir yönteme/usule dönüştürmüş. Secde suresinin 7. ayet-i kerimesinde şöyle buyuruluyor “Ahsene kulle şey’in halakahu” yani “O, Allah ki her şeyi en güzel şekilde yarattı.” Bu ayetin hakikatinin bize ders verdiği On Sekizinci Söz’de şöyle diyor Üstad “Her şeyde hatta en çirkin görünen şeylerde hakiki bir hüsün ciheti vardır.” Evet kainattaki her şey, her hadise, ya bizzat güzeldir veya neticeleri cihetiyle güzeldir. Ona hüsn-ü bil gayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zahirî çirkin müşevveştir. Zahiren baktığınızda hadise çirkin ama işin özü o zahirden hakikate geçip batınına/melekûtuna nüfuz etmek. Dolayısıyla zahirî çirkin/müşevveştir fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var. Üçüncü yolun en önemli ve olmazsa olmaz kriterlerinden birisi işte bu bakış açısıdır. Hatta ilk Said dönemine dayanıyor. Güzel bakan güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır. Çünkü her türlü kusurdan münezzeh bir zatın yarattığı bütün mahlukat bir hüsün ve cemal barındırıyor. O hüsün ve cemali görmek kişinin hususî çabasına bağlı.

Mana esas, madde ona hizmetkar

Hiçbir şey yok ki bir manaya hizmetkar olmasın. Mana esas, madde ona hizmetkar. Hatta öyle bir ifade ki o, bu alem-i şehadet alem-i melekût üzerine serpilmiş tenteneli bir perdedir. Her bir meselede bir mana bir hakikat var. Risale-i Nur’da İmam Gazali’nin meşhur sözü nazara veriliyor: “İmkân dairesinde, şu varlık âleminden daha mükemmeli, daha üstünü yoktur.” Öyleyse meydana gelen her olay kendi içinde bir kemal barındırır. Bize düşen her olayda zahirden hakikate geçmek, esma nazarıyla bakabilmektir. Üstad şu dörtlüğü hayatımıza taşımış: Hadiselere bir vech-i hikmet, bir vech-i rahmet, bir vech-i inayet ve bir vech-i adalet nazarıyla bakabilmek.

Kader-i İlahi ifrat noktaları tadil ediyor

1940’lı yıllarda ifsat komitesi yöntem itibarıyla iman hizmetine saldırının usulünü değiştirmiş. Artık hocaları kullanıyor. Böyle bir dönemde İstanbul’da Üstad’ın hemşehrisi âlim bir zat Bedüzzaman’ın Sikke-i Tasdik-ı Gaybi isimli kitabını okuyor, dehşetli bir gıybette bulunuyor ve kitabı alıp sobada yakıyor. Bu haber Bediüzzaman’a ulaşıyor. Böyle bir tablo karşısında insanın göstereceği tavır öfkeden başka ne olabilir? Üstad ise burada vech-i adalet ve rahmet nedir diye sorarak “Bu hadise İstanbul’daki ehl-i ilim ve dikkati ciddiyetle bakmaya ve tetkik etmeye sevk etti” diyor. Üstad bu hadisenin sonucunda insaflı ulemanın taraftar olacağını ve kader-i İlahi ile ifrat bazı noktaların tadil edileceğini söyleyerek bizlere müsbet hareket dersi veriyor. Bu yol üçüncü yol, istikamet yolu. Ne ifrat kabul ediyor ne de tefrit.

5. Şua imanî bir bahisdir

1918-19’lu yıllar, Bediüzzaman Dar’ul-Hikmet’il-İslamiye’deki vazifesi esnasında izah getirdiği ahir zaman hadislerinde, haber verilen kimi şahıs, şahs-ı manevî ve hadiselerin zuhur ettiği kanaatinde. Bu cihetle Kur’an’ın hakaikına, Sünneti Seniyyenin adabına ve özellikle 5. Şua ismini alan eserindeki ahir zaman hadislerinin mü’mine yol gösterici, tehlikeleri/tuzakları nazara verici o şefkatli ikazlarına karşı da çok hassas. 5. Şua avamın bilhassa ehl-i ilmin imanlarını tashih edip kurtaran imanî bir bahis. Bu hadisler aynı zamanda ahir zaman şahısları ve şahs-ı manevîleriyle yapılacak mücadelenin ipuçlarını da veriyor. O hadislerin her birisi bir strateji barındırıyor.

Yalnızca kadere teslim oluyor

Bediüzzaman yaşanması mukadder olanın yaşanması konusunda kadere tam bir teslimiyet ama bu süreçte ifsat komitesi diye tanımladığı zümreye yaptıkları planı mazur gösterecek bir bahaneye meydan vermemek konusunda tam bir hikmetle hareket ettiğini görüyoruz. Asla onların istediğini yapmıyor. Onların bütün derdi tahrikle öfke uçurumuna yuvarlamak. Üstad ne öfkesine yenik düşüyor ne de onlara teslimiyette bulunuyor. Yalnızca kadere tam bir teslimiyeti var.

Sonucu düşünmeden süreçteki tavra dikkat etmek

Zahirde bir mağlubiyet tablosu var. Bediüzzaman o zahirdeki mağlubiyet tablosuna rıza göstererek manevî mücahedesinde zafer mührünü ise kalplere nakşediyor. Peygamber Efendimiz’in (asm) hayatına bakacak olursak eğer Hudeybiye Antlaşması sürecinde de zahirde bir mağlubiyet vardı. Halbuki zahirde görünen mağlubiyete karşı fetihle ve Allah’ın rızasını kazandıklarına dair ayetle müjdelenmişlerdi. Sonuç odaklı zihinler süreç içinde yaşananı bir muvaffakiyet olarak kabul etmiyor, asıl problem burası. Bize lazım olan süreç içindeki tavır, sonuç ise vazife-i İlahiye. Hudeybiye’den barış ile gelen zafer dersini alan Hz. Hasan (ra) örnekliği yıllar sonra iki toplum arasındaki bir savaşı engelliyor. Hz. Hasan (ra) Hz. Muaviye’ye karşı feragat ediyor. O feragatte de zahiren baktığımızda bir mağlubiyet var. Bediüzzaman’ın üçüncü yolunda da bu örneklerdeki gibi bir durum söz konusu. Bediüzzaman Yirminci Lem’a’da şu ifadelerde bulunuyor: “Cenâb-ı Hakkın rızası ihlâs ile kazanılır; kesreti etba ile ve fazla muvaffakiyetle değildir. Çünkü onlar, vazife-i İlâhiyeye ait olduğu için, istenilmez, belki bazen verilir.”