Senai Demirci’den “Kur’an ve Risale-i Nur İlişkisi” Semineri

Senai Demirci, Üsküdar Üniversitesi’nde Risale-i Nur Enstitüsü (RNE) tarafından organize edilen “Pazar Seminerleri”ne katıldı.

Risale-i Nur Enstitüsü (RNE) tarafından organize edilen “Pazar Seminerleri”nde bu ay Senai Demirci ile  “Kur’an ve Risale-i Nur İlişkisi” konusu ele alındı.

Sunuculuğunu Dr. Ahmet Said Bulut’un yaptığı halka açık olan seminer Kur’an-ı Kerim okunması ile başladı. Seminerde genel olarak Risale-i Nur eserlerinin bir tefsir olarak kabul edilip edilemeyeceği ve risalelerin Kur’an’a olan ayineliği üzerinde duruldu.

Hiç kimse Said Nursi Risale-i Nur’u Kur’an’ın yerine koydu diyemez

Demirci sunumuna başlarken öncelikle sunum boyunca değineceği “lafz, mana ve maksad” gibi kavramları açıklayarak “Yazılmış olana Mushaf denir, Mushaf’ı okursak Kur’an olur. Kur’an okunan demektir. Okumanın maksadı anlamaktır. Kur’an’ı anlarsak beyan olur, yaşarsak insan oluruz” dedi. Bediüzzaman’ın Kur’an’a bakışını ise şu ifadelerle özetledi:

“Üstad Bediüzzaman Said Nursi henüz 20’li yaşlarında iken Van’da ‘Ben Kur’an’ın sönmez ve söndürülemez bir nur olduğunu bütün aleme göstereceğim’ diyor. O yaşlardaki bir delikanlı neye güvenerek bunu söylüyor? Üstadın hayatını özetleyecek olursak Van’daki bu sahnenin neşvünema bulmasıdır. Hiç kimse Said Nursi Risale-i Nur’u Kur’an’ın yerine koydu diyemez.”

Üstad risaleleri unuttururcasına Kur’an’dan bahsediyor

Sık sık karşılaşıyorum “Risale-i Nur’da şirk varmış” diyorlar. “Hiç okudunuz mu risaleleri” diyorum, “okumadık” diyorlar. “Genellikle böyle olur” diyorum, okumayınca şirk buluyorsunuz, okuyunca bulamıyorsunuz. Risale-i Nur’u takıntı yaptığımıza dair çok eleştiriler geliyor. Burada risaleleri bir aşağılama var. Aslında nur talebeleri mana-i harfi ile bakar, takıntı değildir bu. Mana-i harfi ile bakınca görürüz ki, Üstad risaleleri unuttururcasına Kur’an’dan bahsediyor. Risaleleri sürekli okuyanlar bir süre sonra risaleleri görmezler.

Risale-i Nur tamamlanmamış bir tefsir midir?

Umredeyken delikanlının biri geldi, “Risale-i Nur tamamlanmamış bir tefsir değil mi” diye bir sordu. Öncelikle Risale-i Nur’da tüm ayetlerin olmayışı onu tamamlanmamış bir tefsir yapmadığı gibi bir kitapta tüm ayetlerin olmuş olması da onu tamamlanmış bir tefsir yapmaz. Nurcu olduğuna emin olduğum o gence hatırlıyor musun diyerek meşhur “Alim-i mürşid koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun kuzusuna süt; kuş yavrusuna kay verir” vecizesini hatırlattım ve “bunu yazan Bediüzzaman sence kuş mu olmaya heveslidir yoksa koyun mu?” dedim. Bu kuralı koyduğuna göre elbette koyun olacaktır. Yani bize talebelerine kay vermeyecek, süt verecek. Kuş bütün ormanı dolaşsa bile tamamlanmamış, hazmedilmemiş bir şey veriyor yavrusuna; koyun ise hazmediyor.

Risale-i Nur bir tefsir değildir!

Risale-i Nur bir tefsir midir? Evet, tefsirdir tabirini fazlasıyla hak ediyor. Risale-i Nur bir tefsir değildir, tefsirden öte bir şeyden bahsediyoruz. Üstadın taleberine biçtiği vizyon onları tefsir yazarı yapıyor, tefsir okuyucusu olmakta bırakmıyor. Bizler bizi tefsir yazarı yapacak bir şeyin muhatabıyız. Artık adını ne koyarsanız koyun. Tefsir ötesi diyorum ben ona. Ya da Fırıncı ağabeyden aldığım bir tabir var, iksir diyor.

Sahteleştirme hareketi ile Üstadı düzeltmeye çalışanlar var

Bismillah tefsiri kabul edebileceğimiz Birinci Söz’de Üstad sanki gramer hatası yapmış, özensiz yazıyormuş gibi “sahteleştirme hareketi” ile düzeltmeye çalışanlar var. Birinci Söz’de “biz de onunla başlarız” demişler. Bak seen! Üstad sanki aradaki farkı bilmiyor da, hata yapıp “ona başlarız” demiş. Onların kafasında “Bismillah” denilen şeydir, denilen şey olunca onunla başlarsın. Ancak olunan/olunacak/olması gereken şeye hep başlarsın. Birinci Söz’deki iki adamdan hangisiyiz, tevazu sahibi mi yoksa mağrur mu?

Üstad bize Kur’an kelimeleriyle konuşulan Türkçeyi kazandırmıştır

Sadeleştirme kelimesini kabul etmiyorum, çünkü sadeleştirme kelimesi olumlu bir kelime olduğu için karşı tarafın tezine katılmak istemiyorum. Risale-i Nur’un sadeleştirilmeye ihtiyaç duyacak kadar gözden düşmüş bir dil değildir. 1930’larda yazılan diğer eserlere bakın daha karmaşıktır. Bediüzzaman 1930’larda köylülerin dilinde konuşuyormuş gibi sade bir dil kullanır. Diyelim ki bazı kelimeler ağır. Biz her ağır şeyi üzerimizden atacak mıyız? Mesela kızımız ağır geldi, sokağa atacak mıyız? Ağır gelen her şey atılmaz. Arapça bilmememe rağmen Kur’an okurken kelimeleri birçoğu bana aşina geliyor. Üstad bize Kur’an kelimeleriyle konuşulan Türkçeyi tedavülde tutacak bir dil kazandırmıştır.

Esmaü’l-hüsna risalelerde bir liste değildir

Esmaü’l-hüsna risalelerde bir liste değildir, hayattır. Esmaü’l-hüsna en çok duvarlarda gözüyor. Halbuki hayatın tam kendisi olmalıydı. Bütün eşya arzdır ve her eşyanın seması da esmadır. Üstad bize muhteşem bir esma dersi verir. Üstad kalıplara bağlı değildir. Allahu teala demez, cümlelerine bakın, bir cümlede hangi esma geçtiyse o bahis o esma ile ilgilidir. Anlatacağı bahsin gerektirdiği esmaları kullanır, Kur’an talebesi böyle olunur.

Üstad bizi denize sokuyor

Risalelerde meal yoktur. Bazı basımlarda dipnot olarak veriyoruz ama ben Üstadın meal vermeyişini vakti olmayışında bizim yapmamız için bıraktığı kanaatinde değilim. İlginçtir, hangi bahsi okursanız, o bahiste geçen ayetin anlamını içinizde yaşamaya başlıyorsunuz. Tabi ben mealleri okuduktan sonra fark ettim neyi nereye bağlayacağımı. Meal ayet denizinin suyunu tasla taşımak demektir, Üstad ise bizi denize sokuyor. Okumayı kainatın dilinden yapıyor. Klasik tefsirlerden farkı burada, hakikatle bizi yüzleştiriyor.

Karikatürleri Danimarkalılar değil, biz yapıyoruz

Dinin bilgisi ile dinin kendisini karıştırıyoruz. Fıkıh lazım olduğunda size Diyanet’ten veya diğer doğru kaynaklardan fetva alabilirsiniz. Fıkıh akletmektir ama bizde şuan donuk haldedir. Amerika’ya Müslümanlara rehber olsun diye hoca göndermişler, “bir gölde bir leş varsa” diyerek fıkıhın birinci kuralını anlatmaya başlamış, hemen geri göndermişler. Aynı şeyle karşı karşıyayız. Bir insanın hayatını mü’min olarak geçirmesi için ne kadar çok bilgiye ihtiyacı var ki? Neden karmaşık hale getiriyorlar? Çok isteyen, meraklısı, gidip İlahiyat’ta yüksek lisans, doktora yapabilir. Adamın biri canlı yayında bir saat boyunca kefen sardı reyting patlattı. Size soruyorum, kefen sarmak kimin işi? Her Müslümana farz mı? Değil, kimin kefen saracağı belli, kimin sarılacağı belli, nerde sarılacağı da belli. Neden kefen sarmayı din gibi gösteriyorsun da, ölüme dair hiçbir şey söylemiyorsun? Hakikate dair bir şey söylenmiyor. Karikatürleri Danimarkalılar değil, biz yapıyoruz.

Mesele mehdi geldi mi, gelecek mi değil

Çok yaygın bir sorudur, Bediüzzaman kendini mehdi falan görmüyor. Ancak birileri onu mehdi olarak görmek istiyor. Ben “üstadım mehdi mi acaba” diye sormadım. Mehdi olduğu ortaya çıksa daha çok çalışacak değilim, olmadığı ortaya çıktığında da vah edecek değilim. Mehdi hepimiz olabiliriz. Hidayete vesile olan her şey mehdi olabilir. Üstad bize şunu öğretiyor, “kıyametin ne zaman kopacağı seni ilgilendirmez, sen kıyamete hazır mısın?” Mesele mehdi geldi mi, gelecek mi değil, meselemiz mehdiye talebe olmanın hakkını vermektir. Bunlar polemik konusu, heyecan veriyor tabi. Üstad risalelerin Kur’an’ın bir müjdesi olduğu söyler. Buradaki maksad risaleleri övmek değil, Kur’an’ı övmektir.

 

 

“Pazar Seminerleri” RNE tarafından her ayın ilk Pazar günü Üsküdar Üniversitesi Çarşı Yerleşke Emirnebi1 Salonu’nda yapılmaya devam edecektir. 3 Aralık 2017 Pazar günü Mustafa Ulusoy “Önemli Biri Olmak” konusu hakkında konuşacaktır.